SÜKÛNETİN BEYANI

Varlığın en üst kademesinde, ahsen-i takvim üzere yaratılan insanoğlu; fıtraten, aklen düşünme, seslerin aracılığıyla ifade edip dil yardımı ile konuşma tabiatında yaratılmıştır. Bu eylem üzerine bir hayli istekli olan insanoğlu; doğayı, hayatı anlamlandırmak adına sorular sormaya, anlatmaya, dinlemeye, dinlenilmeye her zaman ihtiyaç duymuştur. Konuşma gereksinimi kadar konuşmama ehliyetine de sahip olan beşer zamana ve mekana göre sükûnet haline bürünmüştür.
Arapçada sükûn olarak var olan ve Türkçemize sükûn etmek olarak geçen bu kelime susmak, sessiz kalmak anlamındadır. Bu hal, sessizlik yüklü gibi görünse de içinde anlam yığınları barındırabilir. Dönüp kendimize bir bakalım kimi zaman yaşam telaşesi, maişet derdi içinde yorulduğumuzu farkeder tabiri caizse kafamızı dinlemeye ve sakinleşmeye ihtiyaç duyarız. Sessizliğin hakim olduğu bir yerde ruhumuzu dinlemek isteriz. Ruhumuzu dinlemenin belki de en doğru yolu dünyanın sesini kısarak içimize kulak vermektir ve bu içe yolculukta sessizliğimizin bize söyleyeceği çok şey vardır yeter ki içimize dönebilelim içimizdeki ben’i dinleyebilelim biraz da. Başka bir açıdan baktığımızda ise sükûnet, zırhlı kalelerdir ben’i korur diyebiliriz. Çünkü insan çözülmeyi bekleyen bir varlıktır bazı zamanlar karşısındakinin onu anlamasını ve çözmesini bekler ve insan yine kale gibi koruduğu kişiliğinin içinde sakladığı özünü anlatarak, surları elleriyle yıkabilir. Elbette sevincini paylaşma, kaygısını giderme amaçlı konuşmalara ihtiyacı olan insan yeri gelince anlatmasını yeri gelince de suskunluğu seçebilir bu yine kendi isteğine kalmıştır.
İnsan sükûnetini aşılmaz duvarlara benzetebiliriz geçmesi zor ve bir o kadar da meşakkatlidir. Bu duvarlar kimilerine aşılmaz gelir ki fethedilemez kale gibidirler. Ve yine bu duvarlara geçitler bırakır ki insan, sessizliğine ortak bir sessizlik bekleyebilsin umutla. Peki bu insan bizzat aşılamaz ettiği sessizlik surlarına karşı kendi ihtiraslarından doğan gönül yaraları da açmamış mıdır, bir ömür boyunca? Kendi kendine açtığı yaraların şifasını aramak uğruna kalmamış mıdır yalnızlığıyla baş başa?
Şimdi bir de şunu düşünelim; insan neden suskunluğu seçer? Susmak bazı anlarda zor bir vazife değil midir? Elcevap: sükûnete bürünen biri ya konuşma eylemine talip değildir yahut söyleyeceği sözü yoktur. Arifler susmanın edepten olduğunu bilirler ve uygularlar elbette, ama mertebe olarak beşeriyyetin içinde kaybolmuş olan insancığın susma eylemini çoğunlukla ifâ edemediği de aşikardır. Her an dilin kemiksiz olduğundan yakınan beşerin karşısındakini sözleriyle kırdığı, yaraladığı da olur. Bu insan yeri gelir sözlerini bazı nahif yüreklere mahsus sırça köşklerin camlarını kıran taş ediverir de gönüller kırar, bazense ruhun bahçelerinde esen tatlı bir seher yeli eder inşirah bulur dimağlar… Ve yine suskunluğu ile de gönüller imar eder yahut umarsızlık yakıştırmasını üzerinde buluverir.
Suskunluğun çoğu zaman kazanım olduğunu asırlık yaşam tecrübesi olan atalarından öğrenen insan yeri gelince sükûneti, yeri gelince muhabbeti bilmeli çıkarımında bulunabiliriz ki insan mecburiyetten de susabilir iradesiyle de. İyi şeyler, sevinçler anlattıkça çoğalır, dertler, hüzünler paylaştıkça azalır hepimiz buna inanıyoruz ancak sözün ok gibi olduğu ve dil yayından çıktığı anda hedefini şaşırabileceğini unutmadan hareket etmenin en doğru karar olacağı kanaatindeyiz. Sözlerin en güzeli gönül onarandır. Susmanın en güzeli ise sükût halinde iken bile muhabbeti bir nazarla konuşurcasına devam edebilendir. Bir bakış bir duruşla anlatılası onca kelimeyi içinde barındırabiliyorsa bu sükûn hali, insan sükûnet sanatını bilerek, severek icra etmelidir diyebiliriz. Asrımızın birbirini dinlemeyen yığınlarla dolu olduğunu hatırlatmakta da fayda var. Bu vahim durumun içinde toplumun bu sosyolojik vakaya nasıl sürüklendiğini analiz etmeyi de sizlere bırakıyoruz. Belki de bu asrın en maharetli işi suskunluk içinde etrafı dinlemektir, çağı okumaktır ve çağın suskunluğunun işaret ettiği gerçeği yakalamaktır diyebiliyoruz. Sessizlik içre seslerin temaşası, tefekkürü elbette gönüllere merhem olur. İnsan var olma mücadelesinde her zaman kazanımları peşinde koşarken bir yerde durmalı ve dinlemeli, sükûnetinin ona söyleyeceği çok şey olacaktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir