AH MERCİMEĞİM

“…O renk renk yorganlar, padişah yastığı döşek, insanın içinde bir yer varmış öğrendim, hardal renkli pantolon, karanlık yerde babaya sarılmak kolaydı, minderi güzel oğlan, nasırlı ellerin hışırtısı, bozkır ortasında akşam, bir yağmur yağacak ve düzelecek her şey..”

Altı farklı kısa hikâyeden oluşan bu kitaba başlığını aldığı hikâyeden başlıyoruz; Ah Mercimeğim. Mustafa Çiftçi’nin hikâyelerinin şiarı olan sevda ve yoksulluk etrafında, zaman zaman kasabaya gelen bir öğretmene ulaşan gönül işi bu defa ablasının arkadaşına tutulan Anadolu çocuğunun tevekkül eden, bekleyen, “Bilirim ki benim suyuma Aslı diye bir mürekkep damlamıştır.” diyerek halisane niyetle seven bir kalbin hâllerini, mahcubiyetini, bir Anadolu ocağında “onmaz” denilenin oluşunu, Anadolu’nun getirdiği beklentileri kalbimizi yormadan, kendi ifadesiyle; “sevdaya tamam, sevda acısına da eyvallah, ama hani neredeyse marazi bir sevda sınırında dolaşmak çok tehlikeli” anlayışıyla hikâyeyi modern dünyanın alengirli “aşk” hikâyelerinin ikilemlerine, safiyet barındırmamasının getirdiği ruh bunalımlarının çıkmazına sokmadan, bizi bize anlatan, yahu sahiden olur mu böyle bir şey, dedirten tertemiz bir “sevda” hikâyesi.

Mustafa Çiftçi, bundan sonraki hikâyelerinin neredeyse hepsinde bir baba yarasına dokunmuş. Kimi zaman çocuğunun başını okşayamayan, ekmeğinin derdinde fakat dış dünyanın hoyratlığını bilmeyen ve her defasında bu hoyratlığa yenilen, içinde takım elbiseli, iskarpinli, büyük büyük adamların, jandarmanın, ‘resmi belge’ dedikleri içinde yazı yazan kâğıtların olduğu hükümet kapısına gitmeyi “ne suçumuz var da gidelim” düşüncesiyle tâbiri caizse kendine yediremeyen icazeten hırçın olarak adlandırılabilecek aslındaysa kalbimizin en derininde işlerin öyle olmadığını bildiğimiz, bizlere “kapı” olan babaları kimi zaman da bizi “hayırlı” olan olsun anlayışından çıkarıp “en iyi” olan olsun anlayışını benimseterek az olanın, bereketin, helal kazanmanın güzelliklerini bıraktırıp çağa ayak uydurmanın getirdiği büyük şehir arzusu, daha fazla kazanma, insanların nezdinde marka değeri olacak bir yer kazanma isteğiyle karısının hiddetine karşı koyamayan oğluna, bu toprak insanının ticaret anlayışını, yolunu yordamını yansıtan ahvâliyle her hâlde evladının yanında olan bir baba karşımıza çıktı.

Çiftçi, Bahar Eyyamında Bülbül Sesinde hikâyesindeyse tüm bu çizgilerin dışına çıkarak çoğu zaman annelerin yüklendiği evlilik gibi bir mevzubahisin dâhi baba tarafından oğluyla konuşulduğu belki de aynı meslekte yer almanın aynı teri dökmenin, insanları baba-evlat ilişkisinden dâhi çıkarıp yoldaş kıldığı bir hâlde karısının da sözünden çıkamayan ama oğlunun da sevdasını anlayıp ona da karşı gelemeyen; Leyla yolunda gündüzleri uyanık hâlde giden devenin, uyuduğu vakit yavrusuna geri dönüşünü gören Mecnun gibi; “iki muharebeyi aşk arasında kaldım ne yârdan geçebilirim ne yavruya gidebilirim…” hâliyle bize empati yaptıran değil de bizi hemhâl kılan bir hikâye.

Ezcümle, bir sevda hikâyesiyle başlayan kitap yine bir sevda hikâyesiyle biterek; içinde safiyaneliğin, temiz niyetin dünya hırslarını barındırmayan her durumun, modern dünyanın yarattığı mutluluk-mutsuzluk kriterlerini yıkarak, enaniyetle sonuçlanırken; içine dünyayı, insan hırsını beraberinde getirdiği arzuların karıştırıldığı sevdanın ve dâhilinde insana dair tüm hallerin, yola çıkışların, niyetlerin her biri âdemi insan eden tüm sıfatlardan münezzeh ise zelil ve ziyan olmak zorundadır diyerek; bir derdimiz, bir hikâyemiz var! diyor. Eğer bu dünyaya aramaya gelmişsek ve bulmak bu dünya hudutları dâhilinde değilse en azından bizi biz yapan, anlam katan namuslu bir hikâyemiz olsun. Gökyüzüne baktığımızda uçan bir balon görünce sevinmeyelim de aynı manzarada balonunu kaybettiği için ağlayan bir çocuk görüp hüzünlenelim.

Biliyoruz ki kitap, herkeste aynı hâl dilini açmaz, bize açılan yalnız bizim içimizdeki kadarıdır.

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir