BASİT ÇERÇEVELİ BİR FOTOĞRAF

Hayat mucizelere gebedir. Öyle ki hiç beklemediğiniz anda ve mekânda bunalan bedeniniz bir tatlı esinti ile serinleyiverir. Şehrin gürültüsünden yorulan ruhunuz şehrin göbeğinde huzuru bulabilir. Öyle ya, hayat mucizelere gebedir.

Şimdi ise bir mucize olmalıydı ve O burada olmalıydı. Gözlerinin elâsında kendini bulmalıydı. Ama mucize, ama O’nun burada olması… Oysa hayatı boyunca ne mucize görmüştü ne de elâ gözleri… Sadece ve sadece karmakarışık bir hayat… Sabah erkenden kalkmalar, gece geç yatmalar, hızla geçen vakitler, bir türlü bitmeyen işler. Yağız için hayat mucizelere değil, olsa olsa çalışmaya gebeydi. Mesaiye kalmaya, eşek gibi çalışmayla geçerdi. Öyle ki çalıştığı her saat kendisine para olarak dönmesine rağmen yine de mutlu değildi. Mesaiye neden kalıyordu, sıkıldığı bu işlerden neden yine de kopamıyordu? Bunun yanıtı çok basitti ama bir türlü aklına getirmek istemiyor, her aklına getirmek istediğinde derin buhranlara düşüyordu. Yağız’ın bastırılmış benliği işine dair olumsuz düşünceleri hasıraltı ediyordu.

Yağız, büyük bir firmada dijital pazarlama üzerine çalışmaktaydı. İşler, her gün her saat yoğundu. Yaptıkları iş bir nevi internetin her şeycisiydi. İnternet dünyasında dolanan yeni ürünler, yeni reklamlar, yeni keşifler üzerine firmasına para kazandırmak üzere araştırmalar yapmaktaydı. Adeta dijital bir kâşifti. Kulaklığı taktığı gibi gerçek âlemden sıyrılıp sanal âlem kapısından içeriye giriyordu. Yeni bir reklam mı piyasaya sürülmüştü. Bu reklamın hangi adreslerde, sitelerin hangi bölümüne, nasıl bir reklam içeriği sunulmuş, ürün ne vaat ediyor, hatta yazının puntosu veya görselin renklerine kadar her şeyi kontrol edip rapor sunuyordu. İnternette günlük o kadar çok yeni ürün, yeni reklam veya yeni keşifler yapılıyordu ki, günde en az beş; en çok da on beş rapor hazırlamaktaydı. Bir günde o kadar çok bilgisayar başında duruyordu ki en sonunda bir anda üç numara miyop olmuştu. Sanal âlemin girdabına o kadar çok girmişti ki bundan bir türlü kurtulamıyor, girdap içine çektikçe çekiyordu. Yağız, dünyayı unutmuş, bedeninden o kadar çok soyutlanmıştı ki günlük ihtiyaçlarından da soyutlanmaya başlamıştı. Bu kötü gidişin farkında olmasına farkındaydı ama bastırılmış benliğinde tuttuğu buhranlardan korkuyor, yüzleşmek istemiyordu. Çünkü bastırılmış benliği ile sadece yaptığı profesyonel işe yani dijital pazarlamaya odaklanmıştı.

İnternet kâşifi Yağız, en iyi üniversitelerde okumuş, alanında yani İşletme bölümünde derece yaparak okulu bitirmişti. Üniversite, Yağız’ın en güzel yıllarıydı. O zamanlar yaşadığını hissediyordu. Arkadaş ortamı, gidilen etkinlikler, yapılan ödevler, yenilen yemeğin tadı bile bir başkaydı. Öyle ki her gün makarna yese de bıkmazdı. Fakat neden sonra üniversite biter bitmez hayatı tuz buz olmuştu. Bu kadar kötü giden hayat çizgisinde bir türlü yaşamayı başaramıyordu. Çünkü, hayat ondan çok büyük şeyler alıp götürmüştü. Mezun olduğu gün, hem de mezuniyet töreninde annesini kaybetmişti Yağız. Babası ise uzun yıllar önce annesinden ayrılmıştı. Hayatta tek başına kalmıştı. Hayat, Yağız’a hiç adil davranmıyordu. Bu dünyanın adı batsındı.

Yağız, babasız geçirdiği yıllarını şimdi de annesiz geçirmeye mahkûm olmuştu. Hayat adil olsaydı daha mutlu seçenekler gelirdi önüne. Hiç yoktan seçtiği yol bundan daha güzel olurdu.

Üniversite sıralarının tozpembe hayalleri biterken Yağız için kâbusa dönmüştü. Diplomasını eline aldığında annesi hatırına gelmiş ve hüngür hüngür ağlamıştı. Bu yaşananlar sanki dün gibiydi, oysa mezun olalı iki yılı geçmişti. Annesinin vefatının üzerinden koskoca iki yıl…

Soğuk bir kış günü evden çıkıp işe doğru giderken havanın dondurucu etkisi zihnini donduramamış eski defterleri şimdiki zamana taşımıştı. Yirmi beş yıllık hayatının çetelesini tutamayan Yağız’ın zihnine çocukluk hatıraları bir anda dolmuştu. O sıralar babası da onlarla birlikteydi. İlkokulu yeni bitirmiş, ortaokula başlayacaktı. Dersleri hep pekiyiydi. Yaz tatilini başarılı bir karne ile güle oynaya geçirmek istiyordu. Ama Yağız’ın mutluluğu kursağında kalmıştı. Çünkü babası Kenan Bey evi terk etmişti. Babasının neden ve niçin gittiğini kimse bilmiyordu. Gitmişti işte. Ve gidenler bir daha gelmiyordu. Annesi gibi…

Kış gününde soğuğun ve ayazın içinde kar tanesine hasret çekiyordu İstanbul. Yağız, paltosuna sarılıyor ama yine de yeterince ısınamıyordu. Aklına üniversite yıllarında okuduğu Palto öyküsü gelmişti. Bir palto sayesinde ihtimam gösterilen dokuzuncu dereceden memur Akakiyeviç’i hatırlamıştı. Bir paltodan nasıl bir öykü çıkabilir ki demeyin, çıkıyormuş gerçekten.

Yağız’ın derdi ne paltoydu, ne de soğuk. Onun en büyük derdi yalnızlık ve boşa geçirildiği hissedilen zamanlardı. Yalnızlığı, boşa geçirilmişliği artırıyor, boşa geçirilen zamanlarda yalnızlığa daha çok sarılmasına neden oluyordu. Yağız, kısır döngülerde yön arayan yolcu gibiydi. Her ne kadar işinde başarılı olsa da hayatta mağluptu. On sıfır yenikti.

Soğuk kış gün ve gecelerinin hüküm sürdüğü İstanbul gecelerinde evin en kuytu yerindeki koltuğa uzanarak zamanı öldürmeye çalışırken zihninde yeni hareketlenmeler yaşandı. Bu hareketlenmenin tesiri ne olacak bilinmez ama annesinden hatıra kalan sandığı açmak isteğiyle doldu. O sandıkta varoluşunun işaretleri vardı. Kendi hiçliğinde boğulurken ölmüş annesinin sandığında varlık bulacaktı. Ölen insandan böylesine bir medet ummak gerçekten hayret vericiydi. Annesi Züleyha Hanım ölse de yine de onun ayakta kalmasına yardımcı oluyordu. Annesinin elâ gözleriyle buluştuğu o güzel anlarda, Yağız bir kez daha yaşama isteğiyle doluyordu. Annesinin gözleriyle yaşıyordu. Basit çerçeveli bir fotoğraf bu kadar mı hayata bağlayabilirdi bir insanı. Yağız’ı bağlıyordu. Züleyha Hanım’ın gözlerinde hayat dolu bakışları görüyordu. Yağız’ı hayata bağlayan şey varoluşunun ölmüş bir insanda bulmasıyla açıklanabilirdi. Yoksa Yağız’ın hayatı bir taştan daha da hareketsizdi. Yağız, ölülerin yaşamında bir çift gözün tesiri ile varoluşun ne de büyük bir nimet olduğunu bize anlatmıyor muydu?

Elâ gözler bir tek yâr kapısında bulunmaz, ana kapısında binbir renkte ne güzel gözler vardır da acizliğimizden haberimiz yoktur. Yağız yine de yaşama tutunmayı annesiyle geçirdiği anlar sayesinde becerebiliyordu. Eskiler güzel demiş: ‘Ana gibi yâr, Bağdat gibi diyar olmaz.’

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir