BAYRAM

Stajının son günü yaklaşıyordu. Ne zamandır içinde bir burukluk vardı. Nasıl ayrılacaktı ilk öğrencilerinin minik yüreklerinden? Anaokulu Öğretmenliği bölümünü kazandığında bir kuş havalanmıştı sanki yüreğinde. Hayatında ilk defa bir hayali gerçek olmuştu. Şimdi ise üniversitede 3 yıldır aldıkları eğitimi uygulamaya dökmek amacıyla başladıkları stajın sonu yaklaşıyordu. Öğrencilerinin her birini ayrı ayrı çok sevmişti. Bu sevgi nasıl anlatılırdı ki? Yok yok, o minik yüreklerin kocaman sevgisi anlatılamazdı. Ancak yaşayarak bilebilirdiniz bunu. “Öğretmenim siz çok afacansınız.” derken ve ‘s’ harflerini ‘f’ diyerek söyleyen Duru’nun sevimliliği nasıl anlatılabilirdi? Kendisini salıncakta sallaması için yavaş yavaş yanına gelip ‘r’leri bastırarak “Öğrrretmenim, beni sallarrr mısın?” diyen Ahmet’in şirinliği? Ya Efe? Efe’nin sevgisi çok başkaydı onun için. Babası bırakıp gitmiş küçükken, demişlerdi. Babaannesi ile yaşıyor, annesi biraz tuhaf.
***
Babaannesi tahta kapıyı gıcırdamasın diye olabildiğince sessiz açmaya çalıştı. Efe’nin hala uyuduğunu gördüğünde parmak uçlarında ilerleyerek yumurta kovasını aldı ve odadan dışarı çıktı. Gel gör ki iki dakikaya kalmadan Efe bir eliyle babaannesinin eteğine yapışmış diğer eliyle ise gözünü ovalayarak “Babaanne yumurtaları ben sayabilir miyim?” diyordu. Tebessüm ettiğinde yüzü güle benzeyen babaannesi “Gözünü yediğim, sayabilirsin tabii..” dedi. Babaannesi sık sık böyle söylerdi. Efe ise babaannesinin neden gözünü yemek istediğini düşünüyor, bir türlü anlayamıyordu. Yine de babaannesi bunu söylerken içi hep sevgi ile doluyordu. Bu yüzden gözünü yemek iyi bir şey olsa gerekti.
“..yedi, sekiz! Tamaaam.” Kümesin içinde tavuklara çok yakındı Efe. Biraz heyecanlı biraz korkuluydu ama babaannesi dışarıda olduğu için kendisini güvende hissediyordu. Yumurtaları saymayı bitirdikten sonra babaannesi usulca Efe’yi kendisine doğru çekip kümesten çıkardı. “Hadi bakalım, koş ellerini yıka!” Efe bahçeden eve doğru koşarken bir an durdu. Güvercinler! Her güne onlarla konuşarak başlardı. Tabii bu konuşma sesli bir konuşma değildi. Zaten çoğu zaman içinden konuşurdu Efe. Ama biliyordu. Güvercinlerin içinden geçenleri duyduğunu biliyordu. Ellerini kafesin demir tellerine dayadı. “Kuşlar! Babam bugün de uyandırmaya gelmedi beni. Kapı sessizce açılırken uyuyormuş gibi yaptım. Biraz zaman geçtikten sonra gelenin babaannem olduğunu anladım. Babam bir gün gelecek ama biliyo…” “Efee, oğlum gel karnını doyur. Bak, gecikeceksin okula!” “Geliyorum babaanneee!” Gitmeden kafesin içine göz gezdirdi. Birkaç tüy daha döküldüğünü fark ettiğinde yüzüne kocaman bir gülümseme yayıldı. Heyecanla gözlerini kırpıp kuşlara teşekkür etti. Kuş tüylerini saklıyordu; büyüdüğünde izlediği çizgi filmdeki adam gibi tüylerden kanat yapıp uçabilmeyi istiyordu.
***
Stajdan kazandığı, ilk maaşı sayılabilecek parayı elinde tutarken Leyla, hem gururlu hem düşünceliydi. “Emeğimle, alın terimle kazandığım ilk parayı nasıl değerlendirirsem hep öyle devam eder” diye geçirdi içinden. Aslında ne zamandır aklında bir fikir vardı. Bir müddet düşününce bu parayı daha iyi değerlendiremeyeceğini anladı. Ertesi gün stajın son günüydü. Bu yüzden elini çabuk tutmalıydı. Çocukluğundan beri alışveriş yaptığı kırtasiyeden içeri girerken yüreği pır pırdı: “Erkek çocukları için satılan okul çantalarına bakmak istiyorum.”
***
Saatin on bir buçuk olduğunu gördüğünde yataktan öyle hızlı kalktı ki bir an düşeceğini sandı. Telaşla kıyafetlerini giyinip evden çıktığında saat on bir buçuğu beş geçiyordu. Nasıl uyuyakalabilirim nasıl, diyordu. Böyle bir sorumsuzluğu nasıl yapabilirim? Ertesi gün önemli bir olay yaşanacaksa gece hiç uyuyamaz mıydı insan? Uyuyamamıştı işte. Efe hediyesini beğenecek miydi? Hediyeyi verirken kimse görmesin istiyordu, bunu nasıl başaracaktı? Hediyeyi verirken ne diyecekti? Vedalaşmak zor olacak mıydı? Tüm bunlar yetmiyormuş gibi bir de geç kalmıştı. Bir yandan kendine kızıyor, bir yandan pedalları çeviriyordu. Staj yaptığı okul ile evi arasında bisikletle 10 dakika mesafe vardı.

Efe karnesini almış, öğretmenleriyle vedalaşmıştı ama meraklı gözlerle etrafına bakınıyordu. Annesi ayakkabılarını giydirdikten sonra gitmek için hazırdılar. Efe bir eliyle annesinin elini tutmuş, diğer elinde karnesi, başı önde yavaş adımlarla ilerliyordu. Onlar sokağın sonundan döndüklerinde sokağın başından Leyla yetişmişti. Hızla anaokulundan içeri girdi ama herkes çoktan dağılmıştı. Tekrar bisikletine binip sokağın sonundan köşeyi döndüğünde annesi ile el ele tutuşmuş giden Efe’yi gördü. Babası küçükken bırakıp gitmiş, annesi biraz tuhaf. Staj döneminde en çok Efe’ye bağlanmıştı Leyla. Çocukların başını okşamayı çok seviyordu ama Efe’nin başını okşarken belki de okuduğu hadisten olacak, Bir kimse sırf Allah rızası için bir yetimin başını okşarsa, elinin dokunduğu her saç teline karşılık ona sevap vardır* , içini ayrı bir huşu kaplıyor, merhameti adeta yaşayarak öğreniyordu. Bir gün Efe arkadaşının çantasını Leyla’ya göstererek “Bak, demişti, örümcek adam”. Sonrasında Efe’nin çantasına dikkat kesilmiş; düz, kenarları yırtık eski bir sırt çantası olduğunu fark etmişti. O gün Efe’ye çanta hediye etmek bir fikir olarak içine doğmuş, bugünse hediyesi elinde bisikletiyle Efe’ye yetişmeye çalışıyordu. Yaklaşınca bisikletini kenara çekip heyecanla Efe’ye doğru koştu. O an yüreğinde bir kuş daha havalanmıştı:
“Ümit Efeee.!”
Efe, Leyla öğretmenini gördüğünde o da annesinin elini bırakıp öğretmenine doğru koştu.
“Öğretmeniim!”

O an; zaman Efe’nin kehribar rengi gözlerinde durmuş, dünya yeniden anlam kazanmaya başlamıştı. Leyla için saniyeler ömründe hiç bir zaman bu kadar değerli olmamıştı. İlk saniye; hediyesini alırken heyecanını belli etmemeye çalışarak başını öne eğdi. İkinci saniye; yanakları kızardı ve bakışlarını kaçırmak için iki adım ötesinde tepkisiz duran annesine baktı. Üçüncü saniye; boynuna sarılarak teşekkür etti ve gitti. Belki üç dakikada olmuştu tüm bunlar. Arada konuşmuş da olabilirlerdi. Ama Leyla sadece Efe’nin hediyeyi alırkenki halini, hissettiği her duygunun tüm masumiyetiyle yüzüne yansıdığı o anları hatırlıyordu. Muhtemelen bu Efe’yi son görüşüydü.

Bisikletine binmiş pedalları çevirirken, yanlarından geçtiği iki kişi bayramdan söz ediyordu. “Bayram yaklaşıyor.” “Evet hazırlıklara başlamak lazım.” Bisikletini güneşin battığı yöne doğru sürüyor, gözlerini hafif bir ışık huzmesi dolduruyor ve rüzgâr saçlarını savuruyorken bu sefer bayramı düşündü Leyla. İçi ferahtı hiç olmadığı kadar ve bayram yeni bir anlam bulmuştu içinde. Bayram, dedi yetim bir çocuğun gözlerinde görmek umudu…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir