BİR ADAM…

Başkaydı bugün adam. Şehrin moralinin bozuk olduğunu düşünüyordu, içine kapandı sessizce.
Sesini duyurmak istemiyordu, istese neler değişeceğini düşünmeden. Kırılmak ile kırgınlığın ince çizgisinde geziyordu kendince, kendisiyle. “İnsan” diyordu yutkunarak, hayatın amacını belirlemeden savrulduğunun nasıl farkına varmaz, derken gözleri nemlendi. Bir derdi vardı belli ki. Derdi olanın dermanı da olur elbette, diyerek silkeledi kendini, silkelenmenin önemini anımsayarak. Kulak vermek istedi kendine, kim bilir ne zamandır dinlemiyordu içindeki o tılsımlı sesi. Sessizliği bozmak istemiyormuşçasına ağır adımlarla mutfağa yürüdü.Sürahideki suyu bardağa boşalttığında, beynindeki nöronların hayretle suyu beklediğini hissetti. Belli ki susamıştı. Suyu yemek borusunun zafer çığlıkları eşliğinde içti. Suyu düşünüyordu, düşünecek daha güzel şeyler olduğunu düşünerek. Sürahideki suya baktı, berraklığını kıskanırcasına. Su içmek onu dinlendirmişti az da olsa, yalnız bir sorun; yetmemişti!.. Manzaraya daldı, zira manzara görmesi ile evinin şansını kullanıyordu kendince, oysa şans oyunları pek gülmezdi kendisine. Gökyüzüne ve boğaza her daim göz ucuyla bakabilirdi, bu imkânı evi sağlamıştı ona. Mutlu olmak için de manzara yetmiyordu. Manzara, geçici mutluluk verebilirdi belki, ama o bunu istemiyordu.
Uyumak istedi, kafasında milyon düşüncelerle, uyuyabilirim belki diye oradaki koltuğa uzandı. Uyuyamadı. Beynine hücum eden kelimeler onu rahat bırakamazdı, bırakmadı da. Kalktı, lavaboya doğru gitti, yüzünü yıkadı. Rahatlamıştı az da olsa. İnsan anlık da olsa rahatlamalı diye düşündü, kendince. Sahi insan rahatlamak için mi yaşıyordu bazı şeyleri, diye düşünürken o anda zil çaldı. Hayretle kapıya doğru göz ucuyla baktı, kimdir acaba diye düşünürken, zil yerini kapı tıklatmasına bıraktı. Aynada kendini toparladıktan sonra kapıya yöneldi, gelen bir postacı idi.
“Hayrola”, dedi postacıya.
“Efendim, kimlik lütfen, şuraya da bir imza atarsanız tamamdır”, dedikten sonra postacı gitti. Evet evet postacı sadece bunları söyledikten sonra apar topar çekti, gitti. Adamın elindeki küçük bir paketti. Heyecanla biraz da merakın verdiği yetkiye dayanarak paketi fütursuzca açtı. Açmıştı paketi, terlemişti de biraz. Nasıl terlemesindi ki, kimsesi yoktu kendisinden başka. Kitap çıkmıştı, paketin içinden. Kitabın şöyle bir sayfalarında gezdikten sonra bir not düşülmüştü. Sayfa arasına bırakılan küçük bir kâğıtta: “Sevgili yalnız, hepimiz yalnızız” yazıyordu. Kitap ise Peyami Safa’nın “Yalnızız” kitabıydı.
Bu kitabı kim göndermişti, gönderen neden ismini belirtmemişti, adres neden yazmamıştı? Artık, masada sürahi, bardak ve kitap duruyordu. Salondaki koltuğa oturdu ve kitabı gözlerini kısarak, sanki görmüyormuş havası vererek okumaya başladı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir