ÇAY ŞEKERİ

Bir seher vakti, sefer halindeyim. Normal bir yolculuk değil bu! İçim içime sığmıyor, sığınacak yer arıyorum. Gözlerim yarı açık. Gözlerim yarı kapalı. Ama uykum yok gibi, biraz hayal, bayağı gerçek her şey. Nefes alıyorum derin derin, sonra sesli bir nefes daha ve bir daha… Evet, yaşadığımın belirtisi hep bu!

Gelecekle başım belada, yaşamakla yaşamamak çıkmazı, düşünüyorum. Benzeri olmadı bugüne kadar bu yolculuğun, yollar tanıdık değil! Tarih, kaçıncı gelecek bilmiyorum. Ama çok değil, az kaldı, az kaldı ölecek gibiyim. Ölümü düşünüyorum. Sonra genç olduğum geliyor aklıma. Öz çocuğum gibiyken üvey evlat muamelesi yapıp kendime uzak tutuyorum ölümü. Ölüm o kadar uzak ve uzak olduğu kadar varlığı hep içimde! Düşünüyorum. Gencim. İnsana biçilen ideal, ortalama yaşam süresinin üçte birini yeni doldurmuş bir fidan! Ben. Ölümün erkenini ve gecini belirlediğimiz dünyanın göbeğinde, erken ölmekte hazırlıksız, fazla yaşamaktan korkar halde. Her ölüm erkendir, diyebilirsin. İtiraz etmem.

Yaşım, genç. Alınmış kararların devamında ve alınacak yeni kararlar noktasında! Sorumluluğumun az gibi göründüğü, evimin, eşimin ve çocuklarımın olmadığı, üniversite hayatımın son demlerinde ve postacının işsizlik süreci hakkında yazılmış mektubu ilettiği zamanların tam ortasındayım. Anlayacağın, düşünmeye vaktim çok ve düşünmeme hiçbir engel yok. Düşünüyorum.

Yapılacak evlilikleri, doğacak çocukları, birlikte geçirilecek zamanı düşünüyorum. Geleceğe dair korkularım var. Kendi başımıza ölümlü bir dünya kurup kendi başımıza yıkıyoruz ölümlü dünyayı. Kayıplar içerisinde bir kalıp birlik olamadan hiç. Bu ne yalnızlıktır ya Rabbi? Bu ne hüzün? Bu ne gurbet? Çağ atladıkça, çağ kurup çağ yıktıkça nasıl da geriliyor insan? Nasıl da uzaklaşıyoruz kendimizden? Kimliğimiz nasıl da kim’liğimize dönüşüyor? Hatırlıyor muyuz acaba? Yoksa unuttuk mu? Biz kimiz? Sen kimsin? Ben kim?

Niye sessizleştik birden? Nasıl da kimsesiz kalmışız fark ettin mi? Nasıl da anne-babamıza dahi güvenemez olmuşuz? Nasıl da yalnızız! Tüketmek ve tükettikçe varlığımızı ispatlamak adına yokluğa düşmek gibi bir hatada, nasıl olur da ısrar ediyoruz? Tükettikçe nasıl da yok oluyoruz! Farkında mısın? Bak sağına soluna. Yok oldukça sığınmaya çalıştığımız sahte gülüşler, artık onlar bile yoklar. Nedendir suratımız hep beş karış, nasıl da mutsuzuz? Koşuşturup yorulurken, yoruldukça durmak bilmeden, had bilmeden, haddimiz mi bilmeden dünya dünya der, kendimizden geçmişiz!

Geçmişimiz, boynumuzu ağrıtıyor! Ve geleceğe dört elle sarılmak için nasıl da haramları yüklenip sırtımıza, kafamızı kaldırmaya çalışıyoruz. Yükümüz ne kadar da ağır! Ne de kolay artık günah bataklığına düşmek, nasıl da övünür olmuşuz bu bataklıkta yüzmekten? Nasıl bu hale gelmişiz? Bize ne içirdiler, gözlerimizi yummadan evvel uykuya, neyi hayal ettik de böyle olduk? Bu gördüğüm kabus mu yoksa? Yoksa daha uykuya dalamadım da gerçeğin tam ortasında mıyım? Uyumak istiyorum, uyumuş olmak… Bu gördüğüm kabus olsun. Ateşli bir şekilde de olsa uyanmak sonra, bağırarak, ağlarcasına ve korkulu bir şekilde de olsa uyanmak! Bu gördüğüm, bütün bu söylenilenler beş-altı saniyeye sığdırdığım bir kabusum olsun sadece, belki daha az. Ve biraz zaman geçtikten sonra, korkumu anlatırken tam çocuğuma, eşime sevgi dolu gözlerle bakıp titreyerek sarılırken, tam kabusumu anlatacakken bütün bu söylediklerimi unutmak istiyorum. Çok önemli bir şey değildi deyip bir olduğum ve beraber olduğum, mutluluktan bahsedebildiğim ailemle güzel bir kahvaltı yapmak istiyorum.

Gözlerimiz sadece gözlerimize baksın! Eriyelim, bitelim olmadı birbirimizde. Birlikte ölelim, birlikte yaşayalım. Biz olup bir olalım. Bir olup erimek için doldurduğum çaya iki şeker uzatır mısın? Beraber olsun, yalnız kalmasınlar. Onların da canı var sonuçta, yalnız eriyip yalnız ölmesinler. Şeker deyip geçme, olmayınca tadı çıkar mı sanırsın hayatın? Çay yalnız kalır! Çay yalnız kalsın ister misin? Çay, muhabbet ister, konuşmadan olur mu dersin? Tatsız hayat, kelamsız sabah, susamsız simit, şekersiz çay, muhabbetsiz aşk, ölümsüz dünya… ne farkı var? Hepsi aynı! Hepsi eksik. Hepsi yalnız.

Yalnızlığıma sürükleme beni. Ne olur çaya, simite ve hayata acı. Elimde elin, gözümde gözün olsun, birlik olup birlikte aşalım. Bir dünyayı değiştirelim. Zor, deme. Çocuklarımız… Farklı bir dünyayı çoktan hak etmediler mi? Onlara acı. Kalbimizi karalayan, kalbimizi söküp alan bu benlikten kaçma vakti! Vakit, çayda erime, şekerlikten vazgeçme, bardakta sır olma, damakta tat bırakma vakti. Kalbinle inan, susam isek simitte daha güzeliz, ölüm en çok dünyaya yakışıyor… Fark etmedin mi? Hepsi benliğinden vazgeçiyor. Hepsi ebediyetle güzelleşiyor. Benliğimiz biz’liğimizle kurtuluşa eriyor. Kurtuluşa niyet etmeyelim mi?

Niyet ettim Allah rızası için biz’liğe. Hak yolunda ölmek için yaşamaya, çocuklara güleç bir dünya bırakmaya, çaya şeker ve simide susam olmaya niyet ettim. Niyetimi duayla süslendirdim sonra, beklemeye koyuldum. Kapında mahçubum. Beklemekle vazifeli, vazifemle mesulüm. Bekliyorum.

Güzel niyetler biriktirdim gönül cebimde. Bekliyor olacağım. Şekerli günlerde, susamlı sabahlarda, muhabbetin hüküm sürdüğü bir hayatta, o kahvaltı sofrasında, kurtuluş bayramında buluşmak üzere…

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir