ÇİKOLATA KAHVE

Geceye sığınmışsın yine. Bunda şaşılacak bir şey yok gerçi. Dert ortağın o senin; tüm sırlarını bilen, çoğu zaman gözyaşlarını omzunda akıttığın, seni senden iyi tanıyan yoldaşın. Bu yüzden kalbin taşıyamayacağın kadar ağırlaştığında, onun yanında almışsın soluğu; bir ucundan da o tutar belki, diyerek.

Evin en sevdiğiniz köşesine oturmuşsunuz yine, alışkanlık edindiğiniz üzere. Öyle ahım şahım bir özelliği yok aslında; ahşap çerçeveli büyükçe bir cam ve soğuk beton zeminden ibaret; yalnızlığı çağrıştırıyor biraz. Özellikle eşya koymuyorsun buraya yıllardır, böylesi daha samimi geliyor size. Ufak bir halı bile sermemişsin, annen birkaç sefer niyetlenmiş de her defasında vazgeçirmeyi becermişsin. Usulen bir perde var, yine annenin ısrarıyla takılmış; neredeyse hiç çekmediğin, bir kenarda toz bağlamaya yüz tutmuş mor puantiyeli bir perde.

Ardına kadar açık pencerenin pervazına dayamışsın başını, gevşek topuzundan kaçıvermiş bir iki tutam saç kulağını gıdıklıyor. Kalçanın altında biten uzun beyaz bir gömlek var üzerinde, geceyle bağdaş kurmuşsunuz karşılıklı, bacaklarının arasında bir tuval, dizinin yanında renk renk boyanın bulunduğu bir palet ve elinde söylenmemişliklerle renklenmiş bir fırça.

Anlatıyorsun durmaksızın, gece de zaman zaman değişen yüz ifadeleriyle dinliyor seni. İyi bir dinleyici doğrusu. Kaşlarını çatıyor kimi zaman ya da yıldızlarda kaybolacak kadar yukarı kaldırıyor duruma göre. Ama çoğu zaman, seni çok iyi anladığını ifade eden, o yakından tanıdığın yarım tebessümü var yüzünde.

Kahverengiye batırıyorsun fırçanı; güzel bir ton elde etmişsin, çikolata kahve denenden. Tuvale değdirdiğin an kaşları çatılıyor gecenin, konuşmanın başından beri ilk defa bu kadar sinirleniyor. Öfkeyle soluyor burnundan, soluğu saçlarına çarparak ensenden geçiyor ve gömleğinin içine girerek seni titretiyor. Sinirlendiğinde karşısına çıkılmaması gereken tiplerden, belli. Nitekim çikolata kahve karşısındaki perişan ifadeni görünce diniyor öfkesi, o yarım tebessümünü takınıyor yeniden.

Fırçanın ucu tuvale değdikçe sökülüyor sanki kalbin ilmek ilmek. Acı veriyor anlatması, uzun da bir mevzu ayrıca. Onca renk içinde seni en derinden etkileyen çikolata kahve çünkü. Hakkını vermek lazım, bayağı sabırlı şu gece. Saatler olmuş geleli ama hala pür dikkat dinliyor seni. Paletinde kahverenginin tonlarını ayarlarken hatta aralara benek benek katman gereken sarıları seçerken bile bıkkınlığını belli edecek tek bir söz çıkmıyor ağzından. Yaslanıp arkasına sabırla bekliyor doğru ifadeleri bulmanı.

Kahverengi, kimilerine göre belki sadece bir renk; anlatmaya değer bir yanı yok pek. Misal yeşil, katbekat kıymetli ondan. Hele mavi… Esas onlar belki de anlatılması gereken ama sen, yeşil ve maviyi hiçe sayıp onlarca tonunu bildiğin kahvede karar kılmışsın. Değişik bir insansın ya; şu milletin ağzına sakız ettiği aykırı tiplerden, arkadaşların öyle diyor hani. Ondan herhalde bu tercihin de.

Kahvrengi, bir okyanus senin için, bir vakitler onda boğulmak için can attığın; en sonunda kıyıya vurduğunda bir parçanı dalgaları arasında bıraktığın. Kızgın kumların üzerinde yalınayak dururken arkaya bakmaya cesaret edememişsin, dibe batmış o parçan seni geri çağırır korkusuyla. Kim bilir, belki bir gün o da başarır kıyıya vurmayı ya da sert bir rüzgara takılıp sürüklenir başka okyanuslara. Bu seferki yeşil olur belki.

Duraksıyorsun anzısın, gece kaşlarını kaldırıyor hafifçe, iyi olup olmadığını soruyor yumuşak sesiyle. Cevap olarak bir kenara bırakıyorsun fırçanı; ciğerlerinden var gücüyle boşalan, ne zamandır tuttuğunu bilmediğin nefesinin eşliğinde. Yorgun düşmüşsün, gece de yorulmuş şüphesiz ama kalkmaya niyeti yok gibi. Şikayetçi değilsin bu durumdan, senin de anlatacakların bitmemiş zira. Ne zamandan beri biriktiriyorsun acaba bunları kalbinde? Saatlerdir anlata anlata bitiremediğine göre uzun zamandır taşıyor olmalısın bu ağırlığı, öyle birkaç günlük bir şey değil, belli.

Derin bir nefes alarak yeni bir fırça çekiyorsun sayıları bir hayli azalmış temizlerin arasından. Bugün, hiç olmadığın kadar hoyrat ve tutumsuzsun bu konuda. Üç renk boya sıkıyorsun paletin boş bulduğun bir yerine, kırmızı, turuncu ve biraz da beyaz. Fırçanla hepsinden azar azar alarak karıştırmaya başlıyorsun yavaş hareketlerle. Neyse ki anlatacak pek bir şey kalmamış geriye, son üç boyadan sonra palette de yer kalmıyor çünkü.

Fırçanı tuvale değdirmek üzereyken gecenin hafif alaylı gülüşü çalınıyor kulağına, yalanını yakalamışçasına. Gülümsemeni bastıramayarak geri çekiyorsun fırçanı ve olması gerekenden iki ton açık turuncuya kırmızı ekliyorsun biraz. Onu kandıramayacağını bilmen gerekir oysa. Ne kadar yorgun olursa olsun, gece, her zaman anlar.

Bu defa, yumuşak bir esintiyi anımsatan bir alev demeti anlattığın. Yer yer koyulaşıp daha da yakıcı hale geliyor, daha kırmızımsı buralar ama sonbahar yapraklarını anımsatan bir yanı da var. Uçuşuyorlar durmaksızın, var güçleriyle uzaklaşıyorlar. Ah bir koşşan, kollarını uzatsan… Yakar mı acaba elini yapraklar? Gecenin kaşları merakla kalkarken senin yüzünü acı dolu bir ifade bürüyor. Keşke yakacakları tek şey ellerin olsa.

Fırçanı diğerlerinin arasına bırakıyorsun, o hiç sevmediğin, mağlubiyetin tesellisi kabullenmişlik çökerken kalbine. Gece susuyor, böyle anlarda boş teselli sözleri duymaktan nefret ettiğini bilecek kadar iyi tanıyor seni. Anlattıklarını gözden geçiriyorsunuz beraber, unuttuğun bir şey var mı diye. Hayır, unutmamışsın hiçbir şeyi, haddinden fazla bile anlatmışsın hatta. Ama yine de eksik bir şeyler var gibi, adını koyamıyorsun bir türlü. Kaşların çatılırken imdadına yetişen gece oluyor yine. Tatlı bir ninniyi andıran fısıltısı ulaşıyor kulağına:

Her sanatçı, eserine kendinden bir parça katmalı.

Sözünü söyler söylemez ayaklanıyor gece; geç oldu, merak etmişlerdir, diyerek. Kafanı sallıyorsun belli belirsiz, ince uçlu bir fırça aramakla meşgulsün o an. Kalkıp uğurlaman lazım gelir fakat ‘kendinden bir parça’ meselesine öylesine takılmışsın ki teşekkür etmeyi bile akıl edemiyorsun. Neyse ki gece, böyle şeylere takılacak biri değil. Yanağını şöyle bir okşuyor ve geldiği gibi sessiz sedasız çıkıp gidiyor.

Fırçanın yumuşak kıllarını göz pınarına bastırıyorsun nazikçe, tonunun tutması çok önemli, yoksa tüm emeklerin boşa gider. Ardından kalbine gömdüğün hüzünlerin yumuşaklığıyla sürüyorsun fırçana buladığın hayal kırıklıklarını; turuncu saçları diplere doğru kızıllaşan, çikolata kahve gözlerinde yer edinmiş sarı beneklerde dünyanın en derin bakışlarını taşıyan adamın göz pınarlarına.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir