DEDEM HALİS

Ölüm, bilindiği üzere, yaşayan her canlının beklemek istemediği son durağı, son anı, son demi, son olmasını hiç istemediği en sonu… Dedem Halis, 1938 yılının güz mevsiminde,  Kızılcahamam’ın Eğerlidere Köyü’nde dünyaya gözlerini açmış bir bebek iken kimsenin başına geleceklerinden haberdar olmadığı olayların vuku bulması için onu bekleyen bir zaman vardı. Tarım ve hayvancılık ile uğraşan dedeme azrail ilk gülümsemesini, küçükbaş hayvanlarını ilaçlamak için aldığı ilacı ayran sanıp içmesi ile başladı o zamanın araçları ile hastaneye yetiştirilerek yaşamaya devam etti. İkinci olay ise  o zamanlar daha ilk okula gitmeyen bir çocuk iken bir Ramazan Bayramı akşamı tüm aile bir arada iken vuku buldu . Hemen hemen her yerde uyuyan bir çocuk olduğum için soba borusu dibinde bir köşede duvara yaslandığım vakit duvarın sıcak oluşu uyumama engel oldu, ben de babama; “Baba duvarı da mı yakıyor soba?” diye sitem edince evin alt katına kurum düştüğünü ve yangın çıktığını anlamamız uzun sürmedi, neyse ki erken farkındalık ile yine kurtuldu dedem ve tüm ailem. Üçüncü olarak, Halis kardeşim dünyaya gelecekken dedeme, babam ; baba senin ismini verelim, diyor. Dedem ise katiyen olmaz ölürüm gibi o zaman anlam veremediğim ifade biçimini kullanıyor.. Velhâsıl, kardeşim dünyaya geldikten dört ay sonra Kadir Gecesi sabahı yetmiş yaşında olan dedem, küçükbaş hayvanlarını otlatmaya çıkarıyor ve aralıksız yağan yağmurdan ötürü birazcık dinleneyim diye meşe ağacı altına çoban köpeği ile o çöküyor, çöküyor çökmesine de o an aklına ulan ben buraya oturdum da ya yıldırım düşerse, diye dank edince birkaç adım atmadan yıldırım dedemi birkaç metre öteye atıyor. Yanındaki köpek rahmetli oluyor. Dedem ise yağan yağmurun etkisi ile tutuşan elbiseleri sönünce biraz baygın köy yoluna kadar ulaşıyor. Sürünün dağıldığını parça parça geldiğini gören amcam ise endişe ile dedemi arıyor ve köyün girişinde buluyor ayaklarının altındaki otuzdört tane delik ile birlikte hastanede geçen dört ay sonunda öldürmeyen Allah yine öldürmüyor ve dedem şarj olan telefon gibi şarj olup 70”den 18’e düşüyor.. Haydi canım, der gibi oluyor insan. Lise ikinin yazında yıldırımdan üç sene sonra dedem ile keçileri ve koyunları otlatmaya çıkardık, dedem ağustos güneşinde bana mısın demeksizin, zar zor çıktığım tepeleri uçar adım çıkıyordu. Akşamları bir oturuşta iki ekmek yiyebiliyordu canına can gelmişti adeta.. Yine bir gün bayram arefesi köyün camisinde Kur’an-ı Kerim ile meşgul olan dedem, saatin farkına varmadan iki üç saat sonra imam ile birlikte ayağa kalkınca ilk rekate tekbir getirmeden acilde gözünü açıyor öldürmeyen Allah yine öldürmüyor.. Aradan bir yıl kadar geçmeden babam ile birlikte köye malzeme taşırken babamın o dalgınlığı nedeniyle arabamız dereye yuvarlanıyor, şükür ki, ne dedemin ne de babamın burnu dâhi kanamadan, maddi hasar ile atlatıyorlar kazayı.. Hani, ben neden böyle bir şey okudum ya kafam karıştı, gibi bir şey diyecek olursan şöyle izah etmem gerekir diye düşünüyorum: “Her canlıya verilmiş bir ömür var, bazen bir an bazen birden çok an ama hep andan ibaret gibi görünüp anların toplamından daha çok görünen ama o kadar da az olduğu bilinen bir ömür… Öldürmeyen Allah öldürmek istemezse yıldırım da düşse, zehir de içse, arabası takla da atsa, evin alt katı yansa da ve bunların hepsi bir kişinin başına bile gelse, ölmenin vakti gelmediyse ölünmüyor. Öte yandan ayağı kayıp düşen ya da yaya üst geçitten geçerken araba çarpabiliyor hatta yanlışlıkla bile ölebiliyor insan…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir