DEDEM’E…

Çok zormuş dede, dayanmak çok zormuş. Sensizlik çok zormuş. Seni bir daha göremeyecek olmak, ellerini öpemeyecek olmak aklımın ve yüreğimin alamadığı bir şeymiş. Seni evin önüne getirdiler. Bu sefer üzerinde takım elbisen, kravatın yoktu. Ben seni hiç kravatsız görmedim ki, gözlerim huysuz bir çocuk gibi kabul etmiyor bu hâlini dedem. Sen benim başkan dedem, sen benim şair dedem, sen benim Ahmet Hoca dedemdin.

Sonra dedem sordu: “Hakkınızı helal ediyor musunuz?” diye. Dedem seni uğurluyordu. Bir dedem diğer dedemi yolcu ediyordu. Bu daha da çok yakıyordu canımı.  Mazinin acı dumanları içime dolmuştu sanki. Musalla taşı, ne yürekler ne acılar ne gözyaşları… Hüzünlü sonların huzurlu şahidi o. Musalla taşında şimdi tüm saflığınla sen yatıyordun ve senin namazını kılıyorlardı. Ama sanki başka biriydi yatan ve başka biri için toplanmıştık. İnanmak ne kadar da zordu sevgisini iliklerine kadar hissettiğin biri için…

Bana “küçük sevgilim” derdin. Şimdi herkes “sevgilin gitti” diyor, dayanamıyorum. Hırçın bir çocuk gibi “sevgilim gitmedi” diye bağırmak istiyorum, ama senin içime verdiğin sonsuz huzur hiç bunlara gerek olmadığını söylüyor. Gözlerimi her kapayışımda kitapların nuruyla kırışmış nemli gözlerin geliyor gözlerimin önüne, “sabret cennet gözlüm” dercesine huzurla kapattığın gözlerin geliyor. Hastanede elimi tutman var şimdi hatırımda. Çok sıkı tuttun elimi dede. Şimdi çok güçlüyüm, merak etme.

Gözlerin…  Ah! Gözlerin yavrusunu kaybetmiş yaralı bir kuş gibi merhamet ve hüzünle bakardı her yere. Gözümde o kadar hassas ve ince bir adamdın ki kırılacaksın diye sana çoğu sözümü söyleyemeden yuttum. Bak ne geldi aklıma: Kitaplarına olan engin ilgim okula başladığım sıralarda başlamıştı dedeciğim. Koyu yeşil, oldukça değerli gözüken kalın ciltli bir kitabın vardı, belliydi çok seviyordun. Onunla o kadar çok ilgilenirdin ki okuma gözlüğün hep onun üstünde olurdu. Ben de belki kıskançlıkla o gizemli kitabın kapağını açtım, bir sayfa çevirdim iki sayfa çevirdim; yok olmayacak hiçbir şey anlamadığım gibi dışarıdan büyülü gözüken kitapta hiç resim de yoktu. Hışımla sayfaları çevirdim, aniden parmağıma takılan bir sayfa elimde kaldı! Nasıl o kadar şiddetli çevirmiş olabilirdim? Çok korkmuştum dede… Sonra aniden odaya sen girdin, gözlerindeki dehşet, şaşkınlık, hüzün ve merhametin eşsiz ahengini anlatmaya inan yetecek sözüm yok. Ama şunu iyi hatırlıyorum ki büyük bir sakinlik ve merhametle yaklaştın yanıma, bir an babam kadar sert olabileceğini hayal etmiştim, yok yok gelen adam dikenler bahçesinde bir güldü, kimden korkuyordum? “Nasıl oldu bu iş küçük sevgilim?” dediğin dün gibi kulağımda. Büyük bir mahcubiyet ile sadece “istemeden…” diyebilmiştim. Yırtılan kitabına öyle bir bakmıştın ki dede, şu koca ömrümde kitaplara dahi böyle büyük merhamet besleyen bir gönül görmedim. İnanamıyordum, ama gözlerin dolmuştu dede. Ama yine de taviz vermedin. Elimde kalan sayfaya bakmış ve “Bu sayfa sende kalsın, sana beni hatırlatır, buna gözün gibi bak.” diyebilmiştin.  Evet dede, tam on üç yıl sonra o sayfa bana seni hatırlatıyor; o merhamet dolu gözleri, o koca yüreği… Beyazın en güzeli sakallarını hatırlatıyor.

Buz gibi akşamlarda, dizlerinde oturup beyaz sakallarını izlerdim, siyahları bulurdum, sen de bize kıssalar anlatırdın. O zamanlar ilgimi çekmezdi pek, tek ilgim benim için umman olan pamuk sakallarındı; ama sonra sakallarında siyah da kalmadı, bende büyümüştüm.  Sakallarını izlemeyi bırakmıştım. Artık anlattıkların altın değerindeydi benim için. Yokluğunda direnmemize rağmen yerine televizyon denen soğuk makineyi koydular. Senin gibi hikâyeler anlatamıyor dede! Ne anlattıkları seninkiler gibi güzel ne de sesi… Hem onun senin gibi bembeyaz sakalları, mis gibi kokusu ve merhamet dolu gözleri yok.  

Şimdi yıllar sonra o yırtılan sayfa elimde…  Meğer o kıymetli olduğu kadar gizemli kitap Hafız Şirazî’nin Farsça el yazması Divanı imiş. Elimdeki o nadide sayfayı anlayabilmek tam on yılımı almıştı belki, ama değmişti. O sayfada manası şu şekilde olan beyitler varmış dede:

“Ey gül,

Güzellik gururu mu izin vermedi yoksa

Aramazsın arkasını şeyda bülbülün?

Gönül erleri avlanır iyi huyla lütufla

Yakalanmaz bilge kuş kapanla tuzakla. “

Bunlar daha bir kısmıydı. Kitaplara aksedişinden ben neler öğrendim bir bilsen dedem… Benim hayatımdaki en güzel kitaptın dede… Senin gibi kitaplar şu sensiz boynu bükük dünyaya bir daha gelir mi bilmem ama dede, senin dünyaya çok güzel kitaplar bıraktığını iyi biliyorum.

Şimdi tam da maddenin manaya tercih edildiği aşağılık bir asırda yaşıyoruz. Kızar dururdun insanlara, o vakitler anlamazdım seni; ama şimdi sensiz bir dünyaya bakıyorum ya çok iyi anlıyorum dede. “Yağdır Mevla’m su…” diye mırıldanırdın kızdığın yeni nesillere. En güzel duaları ben senden öğrendim dede, en güzel Kur’an sesini de senden duydum. Şimdi mezarın başında, sesinden duyduğum Kur’an-ı Kerim’lerden sonra nasıl okuyabilirim… Boğazıma düğümleniyor harfler… Dualarımda kocaman bir yer açtım sana dede…  Sen benim ahretliğimsin, bu dünya seninle muhabbet için çok kısaydı dede. İnşallah ahirette cennet köşklerinde buluşmak duasıyla dedem, dedeciğim…

Acılarımızı parmaklarımızdan dökerek toprağın altına koyarlarken seni, hatıralarımızı, yaşadıklarımızı ve yaşayamadıklarımızı düşündüm… Yaşayamadıklarımız ne çok içimi burktu bir bilsen. Boynuna son kez sıkıca sarılmak isterdim, hiç bırakmayacak gibi mis kokunu içime çekmek isterdim. Hayallerim de sensiz kaldı şimdi. Senin gidişinle terk etti sanki dünyamı güzellikler, incelikler, merhamet… Sensiz kaldık dede! Torunların sensiz kaldı…  Sen benim sahaf dedemdin, sen benim arif dedemdin… Mekânın cennet olsun, cennet gözlüm…

Küçük sevgilin… Meraklı torunun, Elif…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir