DEDEMİN RADYOSUNDA DİNLEDİĞİM

Küçük bir çocuk; yuvarlak yüzlü, sarışın. Yaz aylarının sıcaklığıyla vücudu, yüzü güneşte yanmış. Sarışın olduğu için olsa gerek, Teni kızıl kızıl yanıklarla dolmuş. Gerçi çocuğun yüzü normalde de en ufak şeyde çabucak kızarırdı. Ege’nin serin dağ köylerinden birisinde, bir evin bahçesinde oynuyor. Etraftan kumruların dinlendirici “guguk” sesleri, kavak ağaçlarının rüzgârda sallanırken yapraklarının çıkarttığı hışırtılar eşliğinde toprak üzerinde yeni şehirler, köyler, yollar, tarlalar yapıyor çocuk. Yollara küçük taşları yerleştiriyor. Güya o taşlar, az evvel inşa ettiği minnacık şehir ve köyleri birbirine bağlayan yolları dolduran arabalar oluyorlar. Büyüyünce o çocuk, tüm bunları gülümseyerek hatırlayacak. Çocuk, hayatında bir iki defa şehir görmüş. Son gidişinde traktörün üzerinde babasını beklerken birkaç çocuk musallat olmuş ona, çocuklar traktöre meraklı, bizim çocuksa şehre. O çocukları gördükten sonra şehre merakı kalmamış yalnız, çocuğun.
Çocuk görmediği şehirleri de hayal ederek oyununu genişletiyor. Önce babaannesinin başının uzandığını görüyor pencereden, ardından bir ses duyuluyor; “Gönül dağı yağmur yağmur boran olunca, akar can özümden sel gizli gizli/ bir tenhada can cananı bulunca, sinemi yaralar (yar oy, yar oy…), dil gizli gizli…”. Çocuk o zamanlar Neşet Ertaş’ın adını dahi bilmiyor. Bilmiyor, türküleri söyleyen kim, yazan kim. Sadece dinliyor. Türküler dinlemek için değil miydi? Yoksa yürek dağlamak için miydi türküler? Dedesinin radyosundan dinlediği türkülere âşık oluyor çocuk, o saatten sonra sürekli dinliyor türküleri. Nerde üzülse, derdine şifa olacak bir türkü yetişiyor. Ne zaman sevinse, hatta şımarsa bazen bir türkü hatırlatıyor ona mahzunluğunu.
O çocuk oyunları bırakıyor, topraktan şehirler kurmayı bırakıyor. Büyüyor. Küçükken topraktan inşa ettiği, hiç görmediği şehirlerden birinde buluyor kendini. Ne olacaktı ya? Köyde kalıp türküler dinleseydi, bu hayat ona merhamet edecek miydi? Dedesinin radyosunda çalan türkülerin yakılmadığı, her şeyin suni olduğu, bir tek hayatın gerçek olduğu şehirde yapmacık olmayan dostluklar kurmaya, samimi olan insanlar bulmaya çalıştı. Buldu da nitekim. İnsan neyi yeğlerse Rabb’im de onu veriyor işte insana. Hem bu şehir çocukken topraktan yaptığı şehirlerden çok daha büyüktü. Ama gönül, gönlü buluyordu işte.
Kavak ağaçlarından hışırtıların gelmediği, kumruların ötmediği bir yerde yine yaz aylarının birinin ortasında fakat o zamanki yazlardan daha farklı bir yaz bu; o çocuk, zaten büyümüştü de artık, yürürken betondan şehrin bir semtinde yanından onunla aynı dili söyleyen birisi geçiyor. Dilinde küçükken dedesinin radyosunda dinlediği türkü. “Gönül dağı yağmur yağmur boran olunca..” deyip geçiyor çocuğun yanından yabancı, farkında olmadan dili çözülüyor çocuğun: “Akar can özümden sel gizli gizli…”. Kimsenin duymayacağı kısık sesiyle türküyü söyleyerek yürüyor çocuk, dönüp sarılmak istiyor yabancı adama, yapamıyor.
O gün yabancı adama sarılamayınca çocuk, bir hatıra bırakmak adına oturup bu satırları yazıyor. Sonra gözlerini kapayıp küçükken topraktan kurduğu şehirleri düşleyeceğini düşlüyor, son noktayı koyarken.
Düşlemeye gidiyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir