DEMEYE ÇALIŞTIĞIMIZA YETMİYOR

“İnsan olmak başka iş, insanlık başka iş.”
[Yaşar Kemal, İnce Memed]

Bir yandan uçak korkumu yenmeye çalışırken diğer yandan zihnimi kurcalayan düşünceleri yazmayı denedikten kısa bir süre sonra yazmayı bıraktım. Birkaç gün sonra, zihnimdekileri derleyip toparladıktan sonra tekrar yazmaya koyuldum. Uçarken de yazmaya Yaşar Kemal’in bu cümlesiyle başladım ve tepeye aynı cümleyi bıraktım. Bu cümleyi bırakmam, aynı anda hem varlığımızı, varlığımızın gerekçelerini, kimliğimizin önemli bir boyutunu karşılayan manevi değerleri sırtlayan bir cümle olması, hem de kavramların arasındaki mutlak bütün benzerliklere rağmen onların karşıladıkları anlam dünyasının farklılığını yeterince yansıttığından olsa gerek. “İnsan olmak başka iş, insanlık başka iş.” Böyle söylediğimiz andan itibaren “insan” dediğimizde neyi ifade etmek istediğimize dair önce kendimizle mutabık kalmamız, önce kendimize anlatacağımız tutarlı ve asgari bir bütünün olması; ardından da insanlık dediğimiz andan itibaren “insanlık” ile ona dair kapsayıcı olan evrenin sınırlarını asgari değerleriyle birlikte yine önce kendimize ifade edebilecek tutarlılığın olması gerekir. Aksi takdirde, diğer bütün kavramların başına gelen facia gibi, aynı kavramın farklı kesimler tarafından diledikleri gibi çekiştirilip, sündürülmesi ile farkında olarak veya olmayarak, zarar veriyor olabiliriz. Dahası, kavramın bu tarz bir muallakta bırakılması sonucunda buzlu zemin üzerine yükselen anlam binasının enkazında ölmek şöyle dursun, can çekişmek an meselesidir.

Tıpkı insan ve insanlığın arasındaki nispi farklılığın onları doğru ifade edebilecek akıl ve aklı dizginleyecek mantığın eliyle asıl anlamına kavuşacağı -ulaşacağı- gibi, ilim ve bilim kavramları arasında da benzer nispi farklılığın ve bağlantının olduğuna inanıyorum. Bunca cümlenin hükmü budur. Bugünün hakim kodu, geçerli nomosu, genel geçer kaidesi olarak rasyonel olanı, sınanabilir, gözlemlenebilir olanı, bilimi kabul ediyor oluşumuzun hak ettiği takdir açıktır. Belki de bugüne dek periyodik olarak geciktiğimiz, bilimden yana burun kıvırdığımız, bilhassa son birkaç yüzyıldır geri durmayı şiar edindiğimiz bilimin kıyısına yaklaşma girişimimiz onure edici. Ne var ki bilimsel olana yaklaşımımız ondan olabildiğince yararlanma, ona olabildiğince fayda sağlama ölçüsünde olacağından, önce kendimize karşı ilim ve bilim kavramları üzerinden uzlaşı noktası belirlemek durumundayız. Günün doğa tahribatı, teknolojik oburluğu, aynı iştahın dünyaya saçtığı riskler toplamının arkasında farklı inanç, ideolojik, dinsel, kurumsal, bürokratik, özel (…) birçok oluşumun bilim adına giriştikleri edimlerin mahiyeti barınır. Burada itiraz edilmeye değer olan nokta ise, egemen paradigmaya doğrudan, katıksız ve kaypak kavramsal biat ile bakılmasının kendisidir. Yani hakim kod, geçerli nomos, genel geçer kaide olan bilime olan katıksız biat, özel dokunun teferruatı bertaraf edilerek yapıldığında bütün inandırıcılığına rağmen kaosa katkıyı getirir.

Bir parantez açarsak, İslamın doğaya, tabiata, ekolojiye, ekosisteme, dahası canlıların ve cansızların alanının tamamında söz sahibi olarak, hükümranlık, yasa koyucu, men edici kabul ettiği tek güç, Allah’tır. Yeryüzündekiler ve gökyüzündekiler ve bu ikisi arasındaki her şeyin sahibi, Allah’tır. İnanç, biat noktası, kabul edilen sözleşmenin özü budur. Böyle bir sözleşmenin taraflar arasındaki yükümlülüğü, öncelikle bahsi geçen yeryüzü, gökyüzü ve ikisi arasındaki her şeyin birer “emanet” olduğuna dair net bir kabulü gerektirir. Benzer şekilde, böyle bir mutabakat, verili olan mekâna ve mekândakilere karşı her türlü keyfi muameleyi de kısıtlayıp tahribatın önüne set çekmeyi vazeder. Bu üst kural, kendisiyle doğrudan referanslı alt kuralları doğurur ve esas olanın her değer dizgesinin kendi akli ve manevi değerlerinin mantıksal ölçüsü çerçevesinde icra edilmesi gerekliliğini beyan eder. Bir yerde “edep” olan bu alt kural, diğer yerde “insan hakları evrensel bildirgesi”, bir başka coğrafyada “saygı”, farklı bir alanda “anayasa” olarak karşımıza çıkar. Her toplumsal sözleşmenin, inanç temelinin, inançsızlık mottosunun ortak özlemi, yaşanabilir bir dünya üzerine olduğundan alt kuralların mantığı söz ettiğimiz anlam ve kavram uyumuna uygundur. Diğer yandan bu açıklamayı yapmaya mecbur kılan İslami bilim mantığı da asgari düzeyde İslami bir ilim mantığını içermek zorundadır. Nerede tahripkâr, nerede tatminkâr olunacağının belirleyicisi budur. Parantez kapatmak gerekir.

Aklın hududu uçsuz, bucaksızdır. Üretmek, dur durak bilmeden ortaya koymak, akletmek gibi vasıfları eşyanın tabiatına uygun olarak aklın hasletidir. Ölçünün varlığı, aklı tutarlı hudutlar içerisinde özgür bırakır. Akıllı ve mantıklı canlıyı zeki kılan ve onu yalnızca zeki olan diğer canlılardan ayıran vasıf da budur, diye düşünmemek elde değil. Aklın doyumsuz, hudutlara karşı kayıtsız, üretmek odaklı işleyişine yön veren, ürünlerini makul kılan, tutarlı kılan da mantıktır. Aklın ortaya her koyduğunu ölçüsüzce kabul etmenin mantığa sığmaz oluşu da buradan gelir. Öyle olmasaydı, başkalarının acı tecrübelerini yaşayarak tasdik etme girişimi olabilecek en mantıklı girişim olurdu. Oysaki değil. Birçok kere aklımızdan geçenleri eyleme dökmeye ramak kalmışken bizi durduran güç, hududu belirleyen, risk analizi yapıp ölçüyü hesaplayan mantık düzlemidir. “Şurama kadar geldi, fakat söylemedim!” Söylenmez elbette. Geldiği son nokta, devreye mantığın, ölçünün girdiği noktadır. Kimisine göre etik, kimine göre yasak olan, ayıp olan, kural, yanlış, vicdani olan ne ise, mantıklı olan ve dizginleyen ölçü de odur. Her şey akla uyar, fakat her şey mantıklı ve makul değildir. Böylelikle kendi değer bütününü önce kendisine tutarlı, asgari düzeyde ve makul şekilde açıklayıp yaşayamayan toplumların sırf hakim paradigma diye sorgusuzca biat ettiği her değer, ortaya ancak mutat ürünler çıkarıp korkuya davetiye sunmayı maharet bilir. Üretmek, durmadan üretmek ve ortaya koymak akla uysa da ortak yarar ve maksimum zararı hesaplayıp maddeci iştahın açacağı felaketleri dindirmeye çalışmak mantığa düşer.

Hülasa, Yaşar Kemal’in girişteki sözündeki “insan olmayı” et ve kemik yığını görüp yaşamayı da ardışık günlerden ibaret zannederek aklın ve mantığın zekâtını verecek faydalı işlerden uzak yaşayan madde olarak değil; daha çok sahip olunan akli kabiliyetlerin hakkını verecek inanç sahip olan -ya da inançsızlığı da mantıksal düzlemde oturtan- yalnızca öyle olduğunu düşündüğü için değil, neden öyle olduğunu ifade ve idrak edebilecek ferasete sahip olan, korku ve ümit arasında yaşayabileceği gibi zamanın bütün olanaklarını faydalı olmak adına harcayan, düşünen, uygulayan ve neticelendiren madde-ruh bütünü olarak da okuyup anlayabiliriz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir