DİSTOPYALARDAN BİR DÜNYA KURULABİLİR Mİ? -GEORGE ORWELL & BİNDOKUZYÜZSEKSENDÖRT-

Distopya, ütopyaların “yani gerçekleşmesi olanaksız, çarpıcı, ilginç tasarı ya da düşüncelerin” olumsuzlanmasıdır. Distopya bir anlamda dünyanın fiziksel, ruhsal, biyolojik, tarihsel; sosyal, kültürel, bilimsel, yönetimsel anlamda ütopyanın anti-tezidir. Distopik fikirlerin menşeinde baskı ve zorbalık vardır.

Distopyalar kahrolası bir yaşamın izdüşümleridir. Adeta her gün baldıran zehri içsen ölmezsin. Her defasında yeniden güne uyanırsın. Uyanmak mı dedim, kahrolası bir zamanın içerisinde kaybolursun. Onda yaşamayı, nefes almayı, özgürlüğü, sıra dışı olmayı, akıl ile hareket etmeyi unutursun, eğer hatırlamaya çalışırsan telescreen seni bulur ve unutmak zorunda kalırsın. Ne yapalım? Yaşamlar baskı ve zorbalıkların üzerine kurulmuştur. Büyük Birader’i sev diyorlarsa seveceksin.

***

George Orwell 1984 romanı distopyalar içerisinde en çarpıcı olanlarından. Kahramanımız Winston’un distopik sonu… Aslında bir dünya tasavvurun distopik sonu, insanlığın, toplumların,… Roman soğuk ve pırıl pırıl bir nisan günüyle başlar. Tevafuk o ki biz de bu satırları bir nisan ayında yazmaktayız. 2018 yılının nisan ayında hava sıcak mı sıcak. Winston’un yaşamına ışık tutarak başlayan yazar, aynı zamanda Bindokuzyüzseksendört yılının dünyasına da ışık tutmaktadır. İlk sayfadan itibaren Winston’un yaşamında ‘BÜYÜK BİRADER’İN GÖZÜ ÜSTÜNDE’ olduğunu,  bir anlık boşluğa gelmemesi gerektiğini hatırlatmaktadır.

Büyük Birader’in gözü herkesin üstündeydi çünkü telescreen denen alet yani tele ekran her hanenin bir köşesinde hane halkını gözetliyordur. Bu tele ekran hem alıcı hem de verici işlevi gören, çıkarılan her sesi ve hareket eden her nesneyi fark eden hassas bir aygıttır. Ne kadar korkunç bir durum değil mi? Mahremiyetin, her şeyden evvel de hürriyetin yok! Düşünce Polisi ve telescreen her yerde! Telescreen’i neye benzettiğinizi tahmin edebiliyorum.

Telescreen’ler, Düşünce Polisi ve Büyük Birader derken Winston’un çalıştığı Gerçek Bakanlığı’nın (GerBak) duvarında yazan üç slogan belki de romanın ana hatlarından biri olarak karşımıza çıkmaktadır:

SAVAŞ BARIŞTIR

ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR

CAHİLLİK GÜÇTÜR

Üç sloganın Bindokuzyüzseksendört romanındaki olay örgüsüne güçlü bir etkisi olduğunu düşünmekteyim. Zira Winston BÜYÜK BİRADER’in kokuşmuş ülkesinden yazmış olduğu günlüklerde bu slogana ve Büyük Birader’e karşı kocaman bir KAHROLSUN demektedir. KAHROLSUN BÜYÜK BİRADER!

Üçlü sloganın mahiyetine baktığımızda dikkatimizi celb eden ilk husus zıt kelimelerin bir arada kullanılmasıdır. Zıt anlamlı kelimelerle söz oyunu yapan Büyük Birader’in ülkesi Okyanusya, daima ya Avrasya ya da Doğu Asya ile savaştadır. Ve bu savaş her zaman aynı ülkeyle yapılmaktadır. Bu yüzden savaş barıştır.

Winston yaşamı boyunca özgürlüğü arzuladığı, içinde özgürlüğe dair gizil bir muştu olduğunu olaylar karşısında takındığı tavırlarda göstermektedir. Fakat Bindokuzyüzseksendört’teki özgürlük köleleşmeye mahkûmdur. Zira özgürlük tehlikelidir. Goldstein gibi bir haine ve Kardeşlik grubu denilen güruha hizmettir. Oysa burada Büyük Birader’in kuralları geçerlidir. Gerisi hainliktir, düşmanlıktır, özgürlük köleliktir. Goldstein özgür olmayı tercih ederek köleleşmiştir (!) bir bakıma.

Cahillik güçtür. Neden mi? Bilmeyen insanın gücü bilen insana oranla daha farklıdır (her şeyden önce nicelik ve nitelik anlamında). Bu durum özellikle maddi güç bakımından böyledir. Zira Eric Hoffer’in Kesin İnançlılar[1] kitabında ifade ettiği gibi kitle hareketlerine aydın kesimin katılımı kitle hareketi yayılmaya başladıktan sonra, yani sonucun neleri beraberinde getireceğini iyice düşündükten sonra gelir. Aydın kesim yani öz benliğini ve yaşadığı toplumu tanıyanlar, ani kararlar veremez ve çok sağlam maddi güç unsurları oluşturamaz. Tarih bunu gösteriyor. Bu yüzden cahillik maddi bakımdan bir güçtür. Peki ya manevi bakımdan? Cahilliğin maneviyata yararından çok zararı olacağı düşüncesindeyim. Arif adamın atacağı adımlar daha sağlam ve salahiyetli olur. Her bakımdan Orwell’ın sloganlaştırdığı birbirine zıt 3×2 (3 cümle 2 kelime) kavram doğru noktalara temas etmektedir. Emmanuel Goldstein’in yazmış olduğu kitapta bu üç sloganın ne anlama geldiğini tarihsel gerçekliklerle beraber bize sunmaktadır. Böylece savaş-barış, cahillik-güç ve özgürlük-köleliğe dair yeni bir bakış açısı kazandırmaktadır.

Distopyaların en iyi örneklerinden birini teşkil eden Bindokuzyüzseksendört Winston’un Gerçek Bakanlığı, parti üyeliği, İki Dakika Nefret, O’Brein, 27’lik güzel kız Julia (fakat cinsel anlamda kendini koruyan nefret edilesi kız, acaba öyle mi?), Büyük Birader, Üç slogan, Goldstein ve kitabı, zafer cinleri ve sigaraları (madde bağımlılığı), YeniSöylem (lisan çalışmaları), Çiftdüşün (Akıl tutulması diyorum ben buna), İngSos (İngiliz Sosyalizmi), proleterya, ve telescreenlerle dolu  bir dünyaya 4 Nisan 1984 günü adım atan okur; kelimelerin, zihinlerin, hislerin ve yaşamların tahrif edilmesiyle, yani sloganın harfiyen yerine getirilmesiyle; “Büyük Birader’i çok seviyordu.” Fikrinin zihnine zorla enjekte edilmesi fikriyle romanın içerisinde ilmek ilmek işlenmektedir. Romanı okumayanlar distopyalardan bir dünya kuramaz şimdiden söyleyeyim dostlar. Umarım Orwell’ın romanına aykırı hareket ederek bir dünya tasavvurunu yerine getirebiliriz. Ve yine umarım distopyalardan bir dünya kurabiliriz.

Bir sonraki “Distopyalardan Bir Dünya Kurulabilir Mi?” konu başlığımızı Otomatik Portakalı duyan, düşünen, hisseden ve yaşamasını bilen bir Alex ile taçlandıracağız… Söylemeyi unuttum, bu köşede hep beraber distopyalardan bir dünya kurmaya çalışacağız.

[1] Eric Hoffer, Kesin İnançlılar. Plato Yayınları, 3. Baskı, 2011.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir