DOĞSAYDIM EĞER

Benim adım Nahid. Yani doğsaydım eğer annem ve babam Nahid koyacaklarmış adımı. Mutlu mesut oldukları bir gün konuşurlarken duymuştum. “Erkek olursa Nahid, kız olursa Amina koyalım” demişti annem. Onlar benim erkek olduğumu bilmiyorlardı o zaman ama babam hep “Oğlum olacak benim, Nahid’im olacak.” diyordu. Babamın anneme söylediğine göre “suçsuz, lekesiz” anlamına geliyormuş ismim. Babam, anneme ismimin anlamını söyledikten sonra ekledi; “Karanlık ve kirlenmiş bir dünyaya şuçsuz, lekesiz bir melek olacak o. O geldiğinde tüm bu kötülükler bitecek inşallah, en azından benim için.”.

Babam bir öğretmendi. Yıllar önce Srebrenitsa’ya öğretmen olarak gelmiş duyduğum kadarıyla. Fakat uzun zamandır savaş dolayısıyla okullar kapalı olduğundan babam da camilerde ya da bulduğu uygun mekânlarda çocuklara okuma yazma öğretiyormuş. Bazen babamın ağladığını duyuyorum. Babam bir kolu olmadığı için ülkesi ve dini için savaşamadığına üzülüyordu. Annemse, babamın yaptığının silah tutmaktan çok daha değerli olduğunu, savaşın elbet bir gün biteceğini, fakat ilim öğrenmenin her daim devam etmesi gerektiğini söylüyordu. Bu olay sık sık gerçekleşiyordu. Annem bir keresinde babama, “Senin yolun Peygamber’in yoludur.” dedi. Galiba peygamber de bir öğretmendi. Anneme ve babama Allah’ı ve Allah’ın dini İslam’ı öğreten bir öğretmen. Ben de doğsaydım onun öğrencisi olmak isterdim. Annem hep namaz kılardı. Günde en az beş kez, bazen daha çok kılardı. Namaz kılarken gözlerinden yaşlar süzülürdü çoğu zaman. Ve elini açıp dua ederdi: “Allah’ım sana ve senin dinine savaş açmış bu insanları sevindirme, bizlere dayanma gücü ver, senin yolunda savaşma gayreti ve şehadeti nasip et!”.

Düşünüyorum da annem bir melekti sanırım. Zaten babam da onu “Meleğim” diye çağırırdı hep. Doğsaydım, anneme ilk fırsatta onun bir melek olduğunu söylemek isterdim. Fakat bu olmadı. Doğsaydım eğer Sırp askerleri beni de sırtımdan vuracaklardı belki de.

Sırp askerleri ellerinde silahlarla evimizi bastıkları gün annem beni korumak için kaçmıştı. Babamın sesini en son duyduğumda bir Sırp askerine “N’olursunuz hamile karıma dokunmayın!” diye yalvarıyordu. Sırp askeri babamın yalvarmalarına aldırmadan sadece “Yere yat, yere yat!” diye bağırıyordu. Babam aralıksız yalvarmaya devam ediyordu. Annem evin ormana bakan arka kapısını aralayıp dışarı çıktı. Babamın ve Sırp askerlerinin sesleri uzaktan gelmeye devam ediyordu. Bir an bir gürültü duydum, babamın sesi o gürültüyle beraber kesildi. Annem o an hıçkırarak ağlamaya başladı. Bir taraftan ağlıyor, diğer yandan koşmaya çalışıyordu. Annemin her adım atışında benim de canım yanıyordu. Ama biraz sabretmeliydim. Annem soluk soluğa kalıp bir ağaca yaslandığında elini başımın üzerine koyup dayanmam gerektiğini söyledi. Annemin elinin sıcaklığını en son o zaman hissettim. Çok isterdim, annem beni kucağına alsın, Boşnak ninnilerini söyleyerek beni uyutsun ama olmadı. Çünkü az sonra annem tekrar yürümeye koyulduğunda köpek sesleri gelmeye başlamıştı. Annem panikleyip yere düştü ve bir daha kalkamadı. Duyduğum kadarıyla iki Sırp askeri annemi diğer kadınların yanına götürdüler. Annemi götürürlerken bir daha hiç duymak istemeyeceğim sözler ettiler. Babamı öldürdüklerini anlamıştım konuştuklarından. Ağlamak istiyordum ama “Ya fark ederlerse benim burada olduğumu!” diyerek ağlamamak için kendimi tutmuştum.

Bir yere geldiğimizde annemi yere fırlattılar. Askerlerden birisi anneme tekme atmış olacaktı ki benim de çok canım yanmıştı, bir süre kendime gelememişim. Uyandığımda bir şeyler duydum, iki kadın Mladiç adında birisinin kendilerine “Size Allah yardım edemez ama Mladiç edebilir.” diyerek zarar verilmeyeceği sözü verdiğini, ama bu sözünün yalan olduğunu söylüyorlardı. Ben de Mladiç denen o herife kızdım, Allah bana anneme sarılabileceğim bir hayat bahşederken o annemi ve beni öldürmüştü. Bu iki kadın, Sırp askerlerin kadınlara tecavüz ettiklerinden bahsettiler ve bol bol Annemin ettiği duaya benzer dualar ettiler.

Çok kısık bir ses duymuştum. Birisi türkü söylüyordu. Bu türküyü annem radyoyu açtığı zamanlarda duymuştum. Babam da bazen dertlenir bu türküyü söylerdi. “Kara gecelerde yaşıyorum/ Her günüm kara bir duman/ Gelir misin oğlum benim?/ Gelirsen hangi zaman?”.

Annemin soluk alıp vermesi ne zaman kesilmişti bilmiyorum. Fakat ben o türküyü dinlerken minik kalbim durmuştu. Artık bana “Gelir misin oğlum benim?” diyecek ne babam vardı ne de annem. Önce babam, sonra annem ve ben, artık Allah’ın yanına gitmiştik. Bazen düşünüyorum; doğsaydım, beni de sırtımdan vursalardı. Nasıl olsa bu dünya kötü bir dünya, bu çağ kirli bir çağ. Ben nasıl nahid kalabilecektim ki zaten? Doğsaydım eğer.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir