EVİME, YUVAMA VE İNSANLARIMA DAİR

Bizim dört duvarlı küçük bir odamız vardır. Bir duvarında pencere, önünde de kaktüsler vardır. Kahverengi kanepelerimizde babamla kitap okumuş ve birçok kez de dostlarımı ağırlamışımdır. Dostlarım ki sağ avucumun içi kadardır. Yan yana oturduğumuzda kahverengi kanepemizde boşluklar kalır. Doldurduğumuz kadarı tam sohbet etmeliktir, kenara sandalye çektirecek kalabalığı istemem. Bu odanın diğer üç duvarında kitaplıklar montelidir. Her bir duvarda yirmi raf vardır ve en sevdiğim yazarlar sağ üstten sekizincisine dizilmiştir. Kaktüsler annemin, kitaplar babamındır. Bana bırakacakları tek miras bunlardır, fazlasını istemem.

Fakültede Hayri Hoca’dan öğrendim. Bardakta hikmet vardır. Siz boşluğuna bakarak kaybolabilirsiniz. Suyun safiyetini görmek isteyene dolu kısmı yeter, taşmasını istemem. Bizim okulun hocalara ayrılan kısmında tavan eski ve alçaktır. Talebeler hocalarını hocalar da talebelerini görmezden gelemesin diye koridorları dardır. Birbirimizin ışığını görebilmemiz için karanlığı bozma görevi yalnızca güneşe verilmiştir. Katlarında yürürken benden daha yaşlı hatıralar omzuma çarpar. Renksiz köşelerde geniş yapraklı yeşil bitkiler kokar. Ben küçük yerlere sığabilmeyi öğrenmişimdir. Bitişinde selamsız insanların beklediği koca merdivenleri istemem.

İki binanın arasında genişçe bir koridor vardır. Geçen yıl bu alanda kitap satıcılığı yapmışımdır. Her sabah -güneş henüz doğmamışken- iki binanın arasında, bir İspanyol şarkısı çalınmış ve tarçınlı yeşil çayın kokusu kitaplara yayılmıştır. Hocaların “kolay gelsin” inine ilk muhatap ben olmuş ve onlar sayesinde işim hep kolay gelmiştir. Hafızam isimsiz simalar tanımıştır. Babamın mesleğini yaşayarak tanımak beni daha mütevazı bir insan yapmıştır. Çünkü etiketini bastığım kitapları dizerken raflara ve paspas çekerken yerlere, “emekle gelen ekmeği” öğrenmişimdir. Bu sene bu koridor boş. Raflar var ama kitaplar yok. Bu akşam çöpü kim atacak diye taş kağıt makas oynadığımız masa var ama biz yokuz. Biz iki kitapçıydık ve sanki biz gidince kitaplar da gitmişti. Bundan böyle sessizce geçip gittiğimiz bu boşlukta bir vefa saklıdır, herkesin bilmesini istemem.

Bir de bahçemiz vardır. Yağmur yağarken Elif’le baştan aşağı ıslanmadan, uçtan uca yürüyebileceğimiz kadardır. Kışları soğuk ve kurak, yazları sıcak ve yine kuraktır. Elif, Zehra, Beyza ve ben. Her ayazda üşüyerek mandalina soyduğumuz masa tam ağacın altındadır. Ayaz ki, burnumuzu kırmızıya boyayacak kadardır. Bahçenin büyüğünü, havanın ılığını istemem.

Bunları yazarken bu okulun kütüphanesindeyim. Gelme ihtimali olanı beklemekteyim. Eğer gelirse şunları söylemek isteyecek ama muhtemelen söyleyemeyeceğim; “bak bu benim masam, kitap okuyacağım. Bu da yan masa, sana ayırdım. Sen gelene kadar evdeki kahverengi kanepeli odaya ve bu taş binaya yürekçe büyük anlamlar yükledim. Aslında bunlar, sadece mütevazı bir oda, eski ve küçük bir okuldur. Ama insan evini sever, yuvasını sever. İşte benim evim ve yuvam bu ikisidir. Bütün değerlerim içlerinde gizlidir. Bir üçüncüsünü istemem.”

EVİME, YUVAMA VE İNSANLARIMA DAİR” için bir yorum

  • 8 Kasım 2018 tarihinde, saat 05:42
    Permalink

    Esime yuvama va insanlarima dair…yazinizi cok begendim…ben de hep dusunmusumdur…her esyanin her sesin her kokunun her sozcugun her insana çagristirdigi anlamlar cook farklidir. Hicbiri birbirine benzemez…mesela gecen gun hastaneden cikmis eve dogru yururken sokakta yerde bi taşı ayagimla ittim ve o an o çikan ses beni taaa cocuklugumda mata oynadigim o guzel gunlere, birlikte oynadigimiz arkadaslara goturdu….hissettigim mutlulugu kimseye anlatamam…gercekten bana ozel…basit bi olay ama iste o ses…beni benden aldi goturdu……

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir