GÜZEL İNSANLAR MECLİSİ

Akşam vakti. Tatlı bir çocuk koşuşturuyor Meşrutiyet Caddesinde, daha iki üç yaşlarında, yol veriyorum. Göreni olmadığı halde ezilme korkusu taşımadan hiç, yüksüz ve rahat, hız kesmeden koşuşturuyor. Ondaki cesaret, her şeyden güzel.

Yürüyorum, Meşrutiyet Caddesinde. On adımda bir klarnet veya gitar sesleri, şarkı söyleyip damarımıza basıyorlar. Kavuşamadıklarımız var, üç-beş kuruşta bizden olsun deyip eşlik ederek nakaratı tekrarlıyoruz içimizden. Bir nakaratlık bekleyebiliyoruz sadece, acelemiz var. Yürümeye devam ediyorum. Omzum çarpıyor bir ara birine, afedersiniz diyorum beklemeden. Cadde boyu kalabalık, herkes bir yere yetişme hedefinde, birbirine çarpan çarpana. Kimi yalnız, kimi arkadaşıyla, kimi eşiyle, çocuğuyla yürüyorlar. Yürürken birbirini anlamakta zorlanıyor insanlar. Bu yüzden kimi susmayı tercih etmiş, kimi sesini yükseltmiş yürürken, anlaşılıyor. Derin meseleleri olanlar bankları kapmış, yürürken tanıdığıyla karşılaşanlar kaldırımları. Tıklım tıklımız.

Hava kararmaya başlamış, güneş kaçmaya ve ay kovalamaya başlamış gökyüzünde. Çalkantılı zamanlar, gökyüzü kendi derdinde. İnsanlar da hızla bir yerlere yetişme peşinde. Cadde boyu insan. Kalabalığı sevenler var içlerinde, bir yandan da kalabalıktan uzaklaşmak isteyenler… Bir de benim gibi kalabalığa ortak olup sayısını arttırmış ama kalabalığı eleştirenler var! Hepimize karşı farklı anlamlar taşıyor eşlik ettiğimiz kalabalık. Hepimizi farklı bir yere çıkartıyor yürüdüğümüz yol.

Ankara’dayım. Meşrûtiyet caddesinde. Akşam vakti. Hava kızıl siyah. Beyaz yakalılar, öğrenciler, çekirdek aileler, işçiler ve patronlar… Aynı saftalar. Yürüyoruz. İçlerinde bir kişiyi dahi tanımıyorum. O kadar yabancılar bana ama o kadar tanıdıklar benimle, aynı yolu paylaşıyorlar. İsimlerini dahi bilmiyorum hiç birinin, o kadar yabancılar… Birlikte ritim tutuyoruz düşün, ne kadar tanıdıklar…

Karanfile doğru yürüyorum sonra. Caddeyi dolduran kafelerin göze çarpmaması neredeyse imkansız. Görmek istemeyip önüme baksam insanlara çarpıyorum. Kafeler tıklım tıklım. Sohbetler kafelere taşınmış. Mideler kafelerde doyuyor sanırım sadece, öylesine dolular. Onlarca kafe, zarar edeni yok demek, diyorum kendimce. Delilim yok düşünceme ama aynı kafeler yıllardır aynı yerde, yerleri değişmemiş, küçülmemiş ya da kapanmamışlar. Anlaşılan zarar etmiyorlar.

Biraz daha adımlıyorum karanfili, biri hızımı kesmeye niyetli önüme çıkıyor. “Fal bakılır, fal da iddialıyız.” Yönümü doğrultup duymazlıktan geliyorum. Az biraz sonra gençler dikkatimi çekiyorlar, oturmuşlar güzelce bir kafede, sohbet ediyorlar. Önlerinde içki! Nerede olduğumu hatırlamak istiyorum. Burası Ankara. Ankara olması önemli elbet. Ama burası Uşak, Eskişehir, Yozgat, Samsun ya da aklına gelebilecek herhangi bir şehir olabilir. Alışkanlıklarımız üzere yaşantımız değişecek değil, gördüm değişmiyor. Bağımlılıklarımız var, iyi ya da kötü olması umurunuzda olmayan bağımlılıklarımız. Bağımlılıklarımızla yaşıyoruz köylerde, kasabalarda ve illerde, her yerde. Sürekli bir şeylere bağımlı kalarak sürüyor yaşantımız.

Uyuşmuyoruz kendimizle. Şiddetli geçimsizlikten boşanıyoruz hepimiz. Kimliğimizi taşımıyoruz kalbimizde, kalbimiz bizim değil sanki. Yıkılacak gibi oluyoruz. Bağımlılıklarımız yıkacak gibi bizi kalbimizden. Ama yıkılmıyoruz. Yıkılmayacağız. Biz, İslâm’ın son ordusu, dayanak noktası, diriliş muştusu olacağız. Böyle değil elbet. Bağımlı olduğumuz ne varsa değişerek Islâmla. Kendimize dönerek, kendimizi bularak, aslımız olarak yıkılmadan ayağa kalkacağız. Biz, doğrulukla doğrulacağız. Ülkem…

Ülkem, adı konmamış İslâm toprağı, milletim İslâmın asırlar boyu sancaktarıdır. Biliyorum, bir dünya biliyor! O yüzden başımızda belanın hiç eksik olmayışı, o yüzden bütün bu saldıranlar, o yüzden gözler bizim üstümüzde, başımız beladan kurtulmuyor o yüzden.

Karanfilin çıkışında beyaz belediye otobüslerine binmek için sıraya girmeye niyetleniyorum sonra. Nereye gideceğimi merak eden var mı bilmem. Güzergah, Kızılay’dan Etimesgut’a. Sıra çok, insanlar kalabalığı otobüs sıralarına paylaştırmışlar. Bir anda tedirgin de olsam vazgeçiyorum. Aslında tek seçenek bu otobüsler gibi. Çünkü tek vasıta ve bu yol daha kısa. Vazgeçiyorum, birden metroya yöneliyorum Karanfil’den. Bu kez daha hızlı adımlarım. Metroda yer buluyorum önce, rahat bir yolculuk beni bekliyor gibi, oturuyorum. Amcalar adımlarını atıyor metroya, üç kişiler, yaşları kemâle ermiş cinsteler. Kalkıp yer veriyorum. Aralarında ufak bir meşveret yapıp karar verdiklerinde oturuyor biri. Metronun köşesinde boşluk, kim ne der, diye düşünmeden oturuyorum yerdeki boşluğa. Biraz dizim ağrıyor ve bayağı kalbim sızlıyor yolculuğumdan ötürü.

Metroyla Ümitköy’e. Ümitköy’den EGO’yla Etimesgut’a gidiyorum. Otobüs yine boş, oturduğum yerden dizim ağrılı kalbim sızılı bir şekilde tamamlıyorum yolculuğumu. Saate bakıyorum otobüsten inerken. İki vasıtayla daha az zamanda gelmişim Etimesgut’a. Anlıyorum sonra verilen kararların doğruluğunu. Bazen geç olmadan karar vermek gerektiğini ve bazen verilen kararların kıymetini tefekkür ediyorum.

Yolculuğun uzunluğu ya da kısalığı, ne araç sayısına bağlı, ne yola, ne başka bir şeye… Anlıyorum. Bazen yol uzasa da, araç sayısı artsa da daha hızlı olabiliriz diye tecrübe ediyorum. Yeter ki niyetimiz rıza üzerine olsun, yeter ki karar vermekte geç kalmayalım. Konuşurken sizinle evimin kapısını açıyorum. Konuşmak güzel. Kapıdan giriyorum ve selam veriyorum herkese. Güven içerisinde ahali. Evdekiler çay içiyor, bir bardak da bana, sohbet koyu, çay açık… Burası, güzel insanlar meclisi. Vedalaşma vakti…

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir