HAKİKAT ŞEHRİNE

*Recep dedeme, rahmetle…

Hayaller ve rüyalar yolculuğumdan bir sabah vakti daha uyanmış, dünyaya bağlanmıştım. Elde var yaşamak!

Gün adına sıralanmış ve planlanmış onlarca eylemin peşine düşmeden kendimi, kalabalığa ve gürültüye seyir açan odamın penceresinin önünde bulmuştum. Dünyaya köşk kurduğumuz milyonlarca konut içinde milyarlarca pencereden birini seçip sağa sola bölünmüş birkaç yolu izlemeye koyuldum. İşlerine yetişmek için koşuşturan onlarca insanı, korna sesleriyle hız kazanmak isteyen araçları, yol kenarlarında çeşitli malzemeler satarak kazanç elde etmeye çalışan dükkanları ve dükkan önlerinde son çaresini dilenmekte bulan tek tük insanı izlemeye başladım. Hayretim arttı. Tam da düşüncenin sokakları arasında gezinirken, birden minareden yükselen sesle irkildim. Dünyadan ayrılmış, başka bir yolculuğa niyetlenmiş Recep amcanın gidişi müezzinin iki dudakları arasından duyuruluyordu. Gözüm hâlâ yolda, kulak asmadan yolculuğuna devam ediyor insanlar. Sabahın bereketi üzerine, indirim indirim diye alışverişe koşan birkaç kadına, güne daha yeni başlamışken hayatın tüm yükü omuzlarına çökmüşçesine yorgun, gözlerini açmakta zorlanan, sırtında kendisi kadar ağır çantaları taşıyan öğrencilere, bir de ağabeyini okula yetiştirmek için annesinin elini sıkıca tutmuş, ufak ancak bir o kadar hızlı adımlarla ilerleyen kız çocuğuna dikkatimi verip tefekküre başladım.

“Bu kadar acele, bunca yolculuk niye?” Sorguluyorum.

Aklıma gelen tek yanıt var; “Yolculuğu çok seviyoruz!” Başka bir yorum yapamıyorum. Tam o sırada vaktin epey geçtiğini fark edip yaşama geç kalmamak için pencere başından ayrılarak, hazırlanıp yolculuklar şehrinde yola koyuluyorum.

Yolculuğa niyet etmiş, art arda sıralanmış bir grup insanın peşi sıra bende yolculuk vaktimi bekliyorum. Doluluğu yüzünden durağa yaklaşmayan üç beş toplu taşıma aracından sonra nihayet birinde boş yer buluyorum. Araca biner binmez aklıma bir sual düşüyor: “Yolculuğu mu daha çok seviyoruz yoksa dünyayı mı?” Düşüncelerimde boğulup kalmamak için çırpınmaya devam ediyorum. Sabahki okunan selâ çınlamaya başlıyor kulaklarımda, sır burada sanki! Düşünüyorum. Recep amcanın gittiği ve herkesin gideceği tek yer? Onca yolculuğun içinde farklı olan bu! Bu yolculuk nereye?

Güneş dahi gece gündüz yol almakta, günler birbirini takip etmekte, mevsimler değişmekte ve hiçbir şey yerinde saymayarak, kalmaktan ya da durmaktan yana olmayıp gitmekte. Gitmekle kalmak arasında yaşadığımız bir hayattan ve gitmek istemediğimiz ancak tam olarak da kalamadığımız bir mekândan bahsediyorum: Dünya! Ve yolcular, insan. Ama nereye?

Bir yolculuk boyunca atıyor kalpler, bir yolculuğa atıyor kalbimiz. Fıtratın hakikat yerleşkesinde yolculuğumuz, içimizde neşv û nema bulmakta çekirdeği. Zaman yaşlandıkça büyüyüp yeşermekte ve solmaya yaklaşmakta her geçen gün yaşayan çiçeğimiz. Güzelliğimiz bir başka baharlara kalmakta ve bizler başka baharlar için yaşamaktayız. Yolcuyuz.

Yolculuk boyunca dar geldik bulunduğumuz mekanlara, daraldık yolculuk yaptık. Bir zaman anne karnında, bir zaman kundakta, bir zaman tabutta bulunduk, sonra mezara sığdık. Misafirliğimiz uzun sürmedi, değişen sadece beşiğimiz oldu. Nereye geldiğimizi sorguladığımız dünyadan nereye gideceğimizi merak ettiğimiz diyar-ı ahere. Ebedi tadacağımız Cennetle Cehenneme.. Yolcuyuz.

Yol, keskin virajlara gebe sancılı bir anne sanki. Düşük yapma tehlikesi hep atan nabzımızda, yaşasın diye alınmakta nefesler, soğuk soğuk terlemekte insan yolculuğunda. Ölmekten kurtulacağı yolculuğu özler insan. Nefs kaçmak ister, nefes ölüme koşar. Yolcuyuz.

“Yolculuğu çok seviyoruz!” Çıktığımız yolun ucunun nereye varacağını kestirmeden, yolda olmanın verdiği hazla yolculuğa devam ediyoruz. Düşünmüyoruz! Acaba, yolun sonu nereye gidiyor? Düşünmemekle kalmayıp “Yolculuğu seveni, yolun sonuyla kandıramazsın.” diye inandırmaya çalışıyorlar. Biz de zaten tam olarak yolculuğu çok seviyoruz! Ve kanmamak adına düşünmüyoruz. Kanıyoruz! Derken, aklımdan çıkmayan o sual tekrardan beliriyor, “Acaba biz, yolculuğu mu yoksa dünyayı mı daha çok seviyoruz?” Recep amcanın dünyadan göç haberine kulak asmadan koşuşturan yüzlerce insan geliyor aklıma. Ve anlıyorum ki biz, maalesef dünyayı daha çok seviyoruz. Ve sanki hiç yolcu değilmiş gibi yaşıyoruz! Üzülüyorum. Bunca tefekkürün ardından vaktin geldiğini düşünüp, en sonunda da yolu sorguluyorum. Yürüdüğümüz yol nereye gidiyor? Bu yol hakikat yolu mu? Yolun ucu mutluluk mu, uçurum mu? Çıkmaz sokak mı çıktığımız yol? Ebed mi yoksa yokluk mu? Cennet mi, Cehennem mi? Nereye varmak istiyoruz? Evet, öle yaşaya devam ediyoruz hayata. Ve evet, ölüm var, es geçemiyoruz, ölüyoruz. Peki, düşe kalka devam ettiğimiz bu yolda, böylesine incinirken ne diye eğleniyoruz? Ya da biz incinirken bu kadar çok, yola bir şey olmuyor mu? Suallerim bitmek bilmiyor… Derken, Âşık Hüdai susturuyor yükselen sesimi ve cevaplıyor onca sorumu;

“Hakikat şehrine yolcu değilsen

Ne yolcuyu eğle ne yolu incit!”

Susuyorum. Ve hakikat şehrine doğru yolculuğa devam ediyorum…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir