HAKKÂRİ’DE BİR MEVSİM – FERİT EDGÜ

Ferit Edgü’nün 1977 de yayınlanan ve uzun zamandır yayında olmayan kitabı Hakkâri’de Bir Mevsim Kasım’da Alfa yayınlarından yeniden çıktı. Sinema filmi çekilen ve bir çok kez tiyatroda sahnelenen eser unutulamamış ve aşılamamış postmodern izlerini hala korumaktadır. Engin denizlerden yüksek dağlara sürgünün otobiyografik hikayesini yalınlık ve doğallıkla ele alan Edgü kendi ifade biçimini şu şekilde anlatıyor;

“Görüldüğü gibi ayrıntılara yeterince (her iki anlatımda da) yer verilmedi, ne de betimlemelere. Oysa, konuşmalardan daha uzun bir süreyi susuşlar aldı. Gerçek bir yazar bu susuşları da değerlendirir ve daha derinlere inerdi. Halit’i o gece daha iyi tanıtırdı bize. Ama dediğim gibi, ben bir yazar değilim. Bir kazazede ya da yolunu şaşırmış denizciden bundan fazlasını bekleme, sen büyük yazarları okumaya alışık okuyucu.”

Anlatımı alışıldık ruh tasvirleri ve betimlemelerden çok uzak, yalın ve yüzeysel bir anlatımdan müteşekkil fakat seçtiği kelimeler ve olaylar üzerine yaptığı eleştirel yorumlar kitabın etkileyici ve unutulmaz yanı.  Ferit Edgü’nün romanın başında hatırlattığı gibi düşlerin gerçeği sollayan, onu yeniden kuran yapısıyla ya da düşün kendine yeni bir gerçek yaratma yetisiyle karşılaşmamış, bir düşte seyre dalmamış birinin bu hikâyede kendine yer bulmasının biraz güç olabilir.

Edgü’nün yedek subay öğretmen olarak Hakkari’ye gitmesiyle beraber asıl hikâye başlar. 1963 Mayıs’ında yurt dışı eğitiminden Türkiye’ye döndükten üç ay sonra Hakkari’ye askerliğini öğretmen olarak yapmak üzere gönderilir, ilk başlarda hiç beklemediği ve şans eseri gönderildiğini düşünse de sonraları özellikle gönderildiğini daha doğrusu sürgün edildiğini öğrenir. Daha önceleri İç Anadolu, Ege ve Güney Anadolu’yu gören ve geziler yapan Edgü, Hakkari’nin en yüksek köyü olan Pirkanis Köyü’ne vardığında bir nevi sendeler. Köy okulunun ilk öğretmeni kendisidir ve okulun ne sırası vardır, ne tahtası, ne de sobası. Çocuklarla beraber sıraları yapar, tahtayı boyar ve bir şeyler öğretmeye çalışır. Tüm bu süreyi ise “Hakkari’de yeniden doğdum” diyerek niteler. Hakkari’deki yaşam deneyiminden sonra yazdıklarında köklü bir değişiklik olur.

Unutulmuş karlı dağlar ardında yaşayan, dillerini bilmediği bu köyde bir sürgün ve bir yabancı olarak yaşadıklarının şaşkınlığıyla ve gerçekle düş arasındaki salınımıyla kendince bir yol bulur: “Kendimi bir gün aralarında bulduğum insanların konuştuğum dili hemen hemen hiç anlamadıklarını gördüğümde, onlara dilimi öğretmek yerine onların dilini öğrenmeyi, onların dilinden konuşmayı denedim.”

Edgü, ölümlerin ve suçun olağanlaştığı bir hal ve vaziyet içerisinde alışmamayı, özellikle çocukların ölümlerine alışmamayı son bir gayretle tekrarlar kendisi için; belki de unutmamak için, her şeylerin yitip gittiği, unutulduğu bir tufan içinde: “Köye vardık. Muhtar Ağa evine çağırdı. Çayımı ve otlu peynirimi, Muhtar Ağa, Zeydan ve İbrahim’le beraber yedim.

Muhtar Ağa bir şeyler söyledi. Zeydan’a ne dediğini sordum. Burda hayat bu, dedi. Burda hayat bu çaresiz. Hadi kalk oturduğun minderden. Burada bir başka hayat da olmalı. Onu arayalım. Hadi kalk. Onu bulalım.”

Köylüler nezdinde normalleşmiş ölümlere -bilhassa çoçuk ölümlerine- bir türlü alışamayan Edgü bu şaşkınlığını sık sık dile getirir. Belki onu ve bizleri bu konuda en çok etkileyen olay şudur;

Köyde çouklar arasında hastalığın çok yayılması üzerine valiliğe yazdığı sağlık ekibi talebi içerikli dilekçenin cevabı “yollar açılır açılmaz bölge sağlık ekibi köyünüze gönderilecektir.”  Şeklinde gelir. Devamında gelişen olayları Edgü şu şekilde anlatıyor;

“ edindiğimiz bilgiden sonra haftalar geçti. Bebeler öldü. Artık ölecek bebe kalmamıştı karlar eriyip yollar açıldığında. Bir gün, güneşli bir gün, at sırtında bir ebe, katır sırtında bir sağlık memuruköye geldiler. Öğretmeni buldular: Bir dilekçe göndermişsiniz, çocukları aşılamaya geldik.

Ölüleri de aşılayacak mısınız? Diye sordu öğretmen. Açalım mı mezarları?

Ebe, sağlık memuruna; sağlık memuru, ebeye baktı: “Ne diyor bu adam?”

…”

“-Hoca benim kardeş hasta.
-Nesi var?
-Ateşi var çok, ölecek.
-İlaç vereyim mi?
-Hayır, hoca sen portakal ver. Portakal yememiştir hiç.”

Belki bizler o soğuk uzak diyarda yaşamakta değiliz fakat siz de içinizdeki soğuk, ıssız, uzak diyarlar barındıranlardansanız dokunaklı bir soluk olacaktır sizler için. Yorgun beyinlere  ve yalnızlığı iyi bilen kalplere iyi gelecek bir kitap. İyi okumalar…

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir