İKİ GENÇ

Genç adam, gözünü diktiği yerden ayıramıyordu. Çünkü başını kaldırdığı anda müebbetle yargılanıp bir bakışa mahkum olacağını biliyordu. Garsonun sesiyle irkildi; “Ne istersiniz?”. Menüye dahi bakmamıştı, hızla sayfaları çevirdi. Genç kız, “Ben bir Türk kahvesi alabilir miyim? Orta şekerli olsun.” dedi. Genç adamsa aklını kullanamayan bir biçâre edasıyla “Bende, bende. Aynısından olsun.” diyebildi. Kafasını kaldırmalıydı. Çünkü genç kızı bu görüşmeye o zorlamıştı. Genç kız birkaç derin nefes alıp vermeden sonra genç adama geçen onca zaman içerisinde neler yaptığını sordu. Genç adam biraz rahatlamaya çalışarak onunla görüşmediğinden beri hayatında çok şey değiştiğini anlatmaya çalıştı. Ara ara sesi kesiliyordu. Boğazına bir şeyin düğümlendiği besbelliydi. Vücudunun sol yanında kaskatı bir acı saplanmıştı sanki. Genç kızın gözlerine bakamıyordu. Arada bir, belki buna sık sık da denebilir, sözlerinin arasına sanki bir reklammış gibi can sıkıcı bir teşekkür ekliyordu. Genç kızın bu durumdan sıkıldığı belli oluyordu.

Genç adam, heyecanla yazmaya çalıştığı kitabı, genç kızla son görüşmesinden beri hayatının çok değiştiğini, geçen iki yıl içerisinde çok şey öğrendiğini, çok fazla insanla tanıştığını anlattı. Genç kız, iki yıl önceki heyecanla dinliyordu genç adamı. Besbelliydi, kıymet veriyordu genç adama, fakat önceki hisleri yoktu ona karşı. Ve işin asıl üzücü yanı, genç kızın bu hislerinde gayet emin olmasıydı. Çünkü genç adam, kıza hâlâ ilk günkü gibi aşıktı ve bugün buraya içerisinde ölmek üzere olan birisinin çaresizliği ve uçurumdan düşerken son anda bir dala tutunan birisinin umudunu taşıyarak gelmişti. Genç kıza çok şey söylemek istiyordu, ama o kelimeler bir türlü dudaklarına yanaşmaya cesaret edemiyordu. Genç kızı incitebilecek bir soru sormaktan, buna sebep olabilecek herhangi bir cümle kurmaktan korkuyordu.

Genç kız, adama ilk gün duyduğu güvenle anlatıyordu kendini üzen insanları, belki de adamdan bir şeyler bekliyordu kendi intikamını alması için, bilinmez. Genç kızın yaşına rağmen yaşadıkları zordu. Sanırsın, insanlar bu minyon tipli genç kızı bir kum torbası olarak görüyor ve tüm kötülüklerini üzerine atıyorlardı. Genç adamdan da buna benzer bir sebepten ayrılmamış mıydı? Hayır, hayır. Genç adam yapmamıştı bu kötülükleri, genç adam sadece af dilediği ve tekrar barışmak istediği zamanlarda üzmüştü genç kızı. Genç adamın yaptığı, kötü arkadaşlıklar kurmasıydı. Bu arkadaşlıklarında safça ısrar etmesiydi. Genç adam bu arkadaşlıklarının kendisine ve genç kıza zarar verdiğini anladığında karşısında sarılabileceği bir sevgilisi yoktu artık.

Genç adam ve genç kadının hikâyesi uzundu ve bir o kadar acı vericiydi. Genç adam bu sevdanın etkisinden çıkmayı bir türlü becerememişti. Genç kızsa artık farklı bir diyardaydı. Aradan dört saat geçtikten sonra genç kızın uyarısıyla kalkmaları gerekiyordu oturdukları masadan. Genç adamın içi buruk kalmıştı, ne eskisi gibi bir şiir okuyabilmişti sevdiği kıza, ne de hasretini dindirebildi sevdasına. Bu dört saatte yaptığı en iyi şey masanın üzerindeki çizgilerin kıvrımlarını en ince ayrıntısına kadar ezberlemek olmuştu.

Genç adamın dilediğinin aksine, yeniden sevda yoluna girmiş iki eski sevdalı olarak değil de, geçmişte birbirlerinin kalplerinde bıraktıkları kırgınlıkları tamir etmeye çalışmış iki yaralı dost olarak kalktılar masadan. Genç kız gitti evine. Genç adamın yüreği de kızla birlikte…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir