İNSANÎ BİR ANALİZ YAHUT SENG-İ MEZAR

Bize ne başkasının ölümünden demeyiz ,

Çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin,

Başka ölümler çeker bizi,

Ve bazen başkaları,

Ölüm çeker bizim için.

– Frenk Havası

 

Başka bir şehre gittiğimizde yabancı olduğumuzu en çok anladığımız zaman, mezarlıklara gittiğimiz andır; “buranın ölülerini  tanımıyorum”. Tıpkı yaşam ve yaşayanlar gibi ölüm ve ölülerin de bir hikayesi, kendine has bir dokusu ve anlattıkları vardır .  Herkesin ölümü kendi rengindedir. Ve elbette ölümü kurt gibi görenlerle Yusuf gibi görenler arasında bir fark vardır. Tasavvuf alimlerine  göre ölümün görünüşü yok olma, iç yüzü ise dirliktir. Onlara göre ölüm dört renkte görülebilir; az yiyerek beyaz ölüme, eza ve cefaya tahammülle siyah ölüme, nefise karşı koyarak kızıl ölüme ve yamalı elbiseler giyerek hakkın güzelliğiyle  yeşil ölüme gidilir. Onlara göre insanın, ölümün aniden gelişini unutmaması ve daha önce ölmüş olan insanları düşünmesi gerekir.

Kadim geleneğimizde de insanların ölümlerini anma geleneği M.Ö 3’te başlamış, ilk mezar taşlarını kurgan denilen çadırlar oluşturmuş ve bu gelenek Selçuklularda kümbet ve Osmanlıda türbe anlayışıyla yaşatılmıştır. Fakat ölümü yaşatma ve anlama en çok Osmanlı mezar taşları sanatıyla kimlik bulur. Mezar taşları beş bölümden oluşan şahidelerdir. Yaygın olarak kullanılan  semboller dışında her bir kişiye özel olarak yaptırılan mezar taşları için önce şairlere şiir yazdırılmış, hattatlarca bu şiirler kağıda dökülmüş ve mezar taşı ustalarınca taşa işlenmiştir. Sembolsüz ve anlatısı olmayan mezar taşlarıysa yalnızca cellatlarındır. Ölümlerinden sonra beddua almamaları için düz bir taştan yapılmış ve halktan ayrı gömülmüşlerdir. Mezar taşları Hüve-l Baki’yle başlamış  -ebedi kalıcı o’dur- ,gelenekselleşmiş söz öbeğidir. Hatta öyle ki bu söz öbeği hattatlarca çok farklı şekilde yazılmış hattatlar için gövde gösterisi haline gelmiş. Beyitleri okuyamasak bile çapa ile mevtanın denizci, kılıçla subay, top arabasıyla topçu olduğunu; çark ı felekle çileli bir ömrün sahibini, Süleyman Yıldızıyla dini bütün bir kişiliği, çiçekli bir mezar taşının kadın, başlıklı bir mezar taşınınsa erkek mezarı olduğunu anlayabiliriz.

Muallim Naci

Hak perestim arz-ı ihlas ettiğim dergâh bir/ Bir nefes tevhidden ayrılmadım Allah bir/ Tarih nüvis-i / Selatin-i Al-i Osman/ Muallim Naci Efendi/ Hazretlerinin aram-ı gah-ı ma’vesidir/ Viladeti sene 1265

 

Ahmed Amiş Efendi

Hüve’l-Bâkî Rûh-i pâk-i mürşid-i yektâ cenâb-ı Ahmed’e. Sâye-i Arş-i ilâhîdir muallâ âşiyân Matla‘-i feyz-i velâyettir o kutbu’l-vâsılîn Sırr-i ferdiyyet olurdu vech-i pâkinden ıyân Râh-i Şa‘bân-i Velî’de ekmel-i devrân olup Ehl-i hâle kıble-i irfân idi birçok zamân

 

 

Doğumda bebeğiyle vefat etmiş bir anne mezar taşı

 

 

Bir subay mezar taşı

 

 

Fatma Hanım

“Ey za’ir şu taşın altında yatan /genç kızların en pak ve afif ve en zeki ve en güzellerinden biri idi/ Heyhât, ecel onu on yedi yaşında şu toprağa serdi/ Yegâne emeli olduğu, ailesinin kalbgâhından mevtin henüz pek taze iken kopardığı  bu nadide çiçek/ nûrı zeka ve malumat ile mümtaz/ Hüsn-i ahlak ve namusa mücessem misal idi/Rûh-u masûm için fatiha. Fi sene 13 /Kanûn-i sani 1325 1910.

Bu taşın sahibi olan Fatma Hanım 17 yaşındayken evlendiği gece üzerinde gelinliği, belinde kuşağı varken vefat etmiştir Bu sebeple Süleymaniye’de mezarı kırık güllü ve kuşaklıdır.

Taşların diliyle can verilmiş, ölüme. Ölüm, âfâkî bir kelimeye sığıp, kolayca söylenebiliyor. Fakat her bırakıp giden bir kalana muhtaçtır. Mazlumlara ellerimizle bahar sunmalı Allah, bizi aynı yola kavuşturmadan önce. Gidenin kalana muhtaçlığı ve kalanın borçluluğudur. Umulur ki ilk kez gördüğümüzde sen o musun diye bile soramayacağımız ölüm, bir gölge olarak değilde yeşiller içerisinde bir cennet çiçeği olarak görünür bize.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir