NERMİN’DEN BANA KALAN

Gözlerini ovuşturarak uyandı Nermin. Zor geldi ama kalktı yataktan. Montunu giydi. Çantasını taktı koluna. Yeni bir gün başlıyordu işte. Horozlar ötmüyordu yaşadığı şehirde. Horozlar ötse de duyamayacağı kadar uzaklıktaydı şehir köylere. Büyük ve kalabalık şehirde araba ve korna seslerinden anlıyordunuz sabah olduğunu. Peki, yeni güne hazır mıydı Nermin? Ayaklarını sürüye sürüye attı kendisini dışarı. Kocaman şehirde tek başına, yavaş yavaş yürümeye başladı. Biraz sonra açılacaktı kafeler. Mendilleri ise çantasında hazırdı.

Öperek uyandırdı annesi İnci’yi. Biraz tembellik yapsa da uyandı sonunda. Ellerini yüzünü yıkadıktan sonra tertemiz ütülenmiş önlüğünü giyindi. Özenle iki yana bağlayıp ördü saçlarını annesi. Kahvaltı masasına doğru koştu İnci. Babası ve annesiyle birlikte kahvaltı yaptıktan sonra okula gitmek için hazırdı.

Kapıdan içeri girdi Nermin. Güne sıcak bir kahveyle başlamak isteyenler, ders başlamadan önce kafede buluşan üniversite öğrencileri, mesai saati gelene kadar içeride ısınan meslek elemanları ile doluydu kafe. Nermin sırayla masaları gezerek mendillerini satmaya başladı. Birkaç masaya uğradıktan sonra birini gördü; yalnızdı o da kendisi gibi.
“Mendil alır mısın?” deyince
“Alabilirim.” dedi, Zeynep. Çalışma yaptığı defterinden başını kaldırarak tatlı misafirine gülümsedi. Bu gülümseme Nermin’in hoşuna gitmiş olacak ki “Oturabilir miyim?” dedi sonra.
Kısa bir tanışmadan sonra “Okula gidiyor musun bakalım?” diye sordu Zeynep.
“Gidiyorum.” dedi Nermin. Bir yandan da kalemleri incelemeye koyuldu.

Küçücük bedenine giydiği kocaman montu, dağınık kıvırcık saçları ve kapkara gözleriyle beklenmedik bir anda yanında beliren bu küçük çocuğa yüreği ısınmıştı Zeynep’in. Muhabbet devam ediyordu…
“Yaa ne güzel. Kaça gidiyorsun peki?”
“Üç’e gectim.”
“Oo çok iyi. O zaman yazmayı biliyorsundur.”
“I-ıh..”
“Biliyorsundur. Buraya, Zeynep, yaz bakalım hadi.”
“Yazmayı bilmiyorum ki.”
“O zaman üçe geçtim derken ufak bir yalan mı söyledin?”
“Ben dokuz yaşındayım ama ruhum otuz yaşında.”
Zeynep gülümsedi ister istemez.
“Nasıl yani?”
“Annem öyle söyledi. Senin ruhun otuz yaşında dedi.”
“Aramızda kalsın, ben de bazen kendimi çok yaşlı gibi hissediyorum.”
“Sen bu deftere yazı mı yazıyorsun?”
“Evet, ödev yapıyordum.”
“Ben de çizebilir miyim?”
“Tamam hadi bu sayfaya çizebilirsin bir şeyler.” diyerek temiz bir sayfa açtı Zeynep, Nermin’e.
Eline aldı kalemi Nermin. Ufak çizgiler çizmeye çalıştı. Çizebilirdi ama daha çok cesaret edemiyor gibiydi. Sonunda vazgeçti.
“İzin veriyorum çizebilirsin.” dedi, Zeynep. Nermin ise kalemleri heyecanla eline alıyor, kapaklarını açıyor, uçlu kalemin içine ucunu yerleştirmek için bile izin istiyor ama deftere bir şeyler çizmeye yanaşmıyordu. Sonunda bir kalemi seçti ve “Bu benim olabilir mi?” dedi.
“İstiyorsan olabilir.” karşılığı gelince düşündü Nermin, vazgeçti.
“Neden geri bıraktın?” diye sordu Zeynep. “İstiyorsan sana hediye edebilirim bu kalemi.”
“Annem kızar, polis götürür beni.”
Bu cevap karşısında Zeynep, Nermin’in nasıl bir hayatı olabileceğini ilk defa düşünmeye başladı. Kışın ortasında, sabahın ilk saatlerinde, sırtında kaç beden büyük montu ve ayağında yamalı spor ayakkabılarıyla mendil satmak için dolaşıyordu Nermin.
“Nerede oturuyorsunuz bakalım?”
“Allah bizi attı buraya.”
İşte o an oturduğu yerde hareketsiz kaldı Zeynep.

Bir çocuğun gözünden veya annesinin gözünden böyle adlandırılmıştı yaşamak. Nasıl başlamıştı ve nasıl sürüyordu hayat bu gözlerde? Nasıl bitecekti? Sattığı mendillerle hayata tutunmaya çalışan annesi ve yine annesi yüzünden bir çocuk “Allah bizi sevmiyor” diye düşünmüştü.

“Olur mu öyle şey?”
“…”
“Sevmeseydi yaratır mıydı hiç?”
“Bizi sevmiyor. Annem böyle söyledi.”
“Annelerimiz her zaman doğruyu söylemeyebilirler”.
Bu sefer gözünün altındaki yaraya dikkat çekmek isteyen Nermin:
“Bak çizildi.” dedi.
Gözünün altında bir yara olduğunu görmüştü Zeynep ama nasıl sorabilirdi ki?
Elindeki kalemleri masaya bıraktı Nermin. Huzursuz oldu. Masadan kalkarken:

“Bir tane mendil alır mısın?” dedi.

Nereye gidiyorsun? Otursaydın konuşuyorduk daha. Hem belki senin için ve ailen için bir şeyler yapabilirim. Hiçbir şey yapamazsam dinlerim seni. Bir abla gibi görebilirsin beni, istemiyorsan arkadaş da olabiliriz Nermin. Gitme ne olur!.. Arkadaşlarınla da tanışırım. Şimdi olamasa da ileride senin ve arkadaşların için kocaman bir arsa satın alacağım. İçine dünyadaki en büyük evi yaptıracağım. İstediğiniz zaman gelip kalabilirsiniz, hem siz hem de aileleriniz. Orada bütün ihtiyaçlarınız karşılanıyor olacak. O zaman Allah’ın seni sevdiğini bileceksin. Şimdi bilmiyorsun ama bir gün bileceksin. Sana söz veriyorum Nermin.

Çaresiz bir mendil aldı.

– Görüşürüz inşallah Nermin. Kendine iyi bak, diyebildi zoraki tebessümle.

Bir süre kendine gelemedi Zeynep. Kafası çok karışmıştı. Az evvel Nermin’e bir söz vermişti içinden. Bir hayal kurmuştu belki de. Yüreği bir garip, gözleri farklı bakar olmuştu yeni tanıştığı arkadaşıyla, ettikleri şu kısa muhabbetten sonra. Ne kadar süredir düşüncelere daldığını bilmiyordu. Kaldırdı başını. Nermin iki masa ötesinde son mendillerini satmış olacak ki gidiyordu artık. Kapıdan çıktı ve köşeyi döndü. Bu sırada gözüne başka bir çocuk ilişti Zeynep’in. Nermin ile aynı yaşlarda, sırtında okul çantası, saçları iki yana ayrılıp özenle örülmüş küçük kız babasının elinden tutmuş, belli ki okula gidiyordu…

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir