PRENS

Ahlaki hayalcilik ile hakikatin acı fakat bariz durumuna yönelik bir pusula olma görevi üstlenen Prens, müellifi Niccolò Machiavelli’nin Lorenzo de Medici’ye sunduğu hacimli eseridir. On beşinci yüzyıl sonları ile on altıncı yüzyıl başlarında Floransa kent devletinin ikinci dereceden diplomatı olan fakat Papalık ile Fransa arasındaki rekabette Floransa’nın kaybeden tarafa oynaması sonucunda bakanlık konumunu kaybeden Machiavelli’nin bu eseri, açıktan iktidara oynama hevesi olarak algılanır. Machiavelli, 1512 tarihli Prens’te aynı anda hem ahlaki kaygıları bir tarafa bırakıp hedefe odaklanmayı vazeden duruşuyla siyasi mecrada kirli ellerin meşruluğuna cevaz veriyor hem de Lorenzo de Medici’nin şahsında tüm iktidar mekanizmalarına nihilist prens karakterini idealize ediyordu. Onun bu girişimi kendisini bir yandan ilkesiz, entrikacı, düzenbaz gibi sıfatlarla yaftalıyor, diğer yandan da ona olması gereken ile olan arasındaki ince çizgiyi berraklaştırmayı başaran realist kimlik atfediyordu.
İktidarı ele geçirmenin değil, daha çok onu elde tutma marifetinin tavsiyelerini içeren Prens, yirmi altı bölümden oluşur. Her bir bölümün toplamda hale etkisi yarattığı eserin 1-11. bölümleri farklı prenslik türlerine yönelik incelemeleri içerir ve bu esnada incelenen prensliklerin başarılarının, talihten ziyade fırsatları avantaja çevirmelerine dayandığı anlatılır.

12-14. bölümler, Prens’in orduları tanımlama gayretine giriştiği fakat bunu yaparken savaş merkezli değil, ordu gücünün salt işlevsel -hatta açık şekilde pragmatist- muhtevasına yönelik tanım ve tavsiyeler barındırır. Bu bölümler, paralı ordu, -destek kuvvet olması noktasında- yardımcı ordu ve temelde kıvrak savaş pratiğine maruf prens/prensliklerden örneklerle eserin genel maksadından kısmen bağımsız noktaları içerir. 15. bölüm, devamındaki dokuz bölüm ile birlikte, tarihin Prens’e acımasızca davranmasına sebebiyet verecek içeriği taşır. Bu bölümlerde, o ana değin nispeten tanımlama ve ‘olanı ortaya koyma’ güdümünde ilerleyen eser, yirmi dördüncü bölüme kadar soluksuz bir ‘olması gereken’ tipolojisi sunmaya başlar.

Her bir bölümün temelde neleri içerdiğine yönelik etraflıca analizlere ve tartışmalara tekrar döneceğim fakat 15-24. bölümlerin politikayı ahlaktan koparmaya yönelik girişimi oldukça önemlidir. Bu girişim, tereddüt edilmeksizin soyunulan ve nihayetinde çok uzun yıllar boyunca gölgesinde yaşanan Hristiyan etiğinin, Pagan Roma’nın kamusal etiği karşısında aldığı mağlubiyet yetmezmiş gibi, onu içselleştirmeye ve kabullenmeye yönelik radikal bir girişimdir. Bu bölümlerin önemi, yurttaşların ülkelerine hizmet etmeleri söz konusu olduğunda inançlarını –alenen ruhlarını- satmayı normal gören ifadeleri ve hiç olmazsa bu vazgeçişten dolayı üzüntü duyması beklenen Machiavelli’nin ortada herhangi bir trajik durum göremediğini söylemesiyle ikiye katlanır. Her ne kadar Rousseau bu ifadelerin Machiavellicilere yönelik açık bir yergi olduğunu düşünüp aynı fikirde olmasa da, zannımca bu bölümler tam da ideal Machiavellici karakteri inşa eder. Kim bilir, belki de Prens’i Hitler’in baş ucu kitabı yapan da tam olarak bu görüşlerdir.

Eserin 24. bölümüne gelindiğinde, takip eden 25. bölümle birlikte gelinen noktaların İtalya’ya uyarlaması başlar. Önceki bölümlerde eteğindeki taşları döken Machiavelli’nin Prens’i, hızını tekrar alçak tutarak prenslerin yaptıkları hataları ortaya koyar ve bundan alınması gerekli derslerin geride bırakılan yirmi dört bölümde barındığını ima eder. Bu ortaya koyuş bir kronolojik düzlem üzerinde gerçekleşmez, aksine ilk on bir bölümde çerçevesi çizilen ideal yöneticinin İncil’deki metaforik anlatımlarla da desteklenen kurtarıcı olduğu yönündeki bildik söylemi tekrar eder. Diğer yandan ilk on bir bölümde ortaya çıkmayan kurtarıcı aktör, yirmi altıncı bölümde Medici ailesi olarak ilan edilir. Bu ilan ediş, doğru uygulanan şiddet ile yanlış uygulanan gaddarlığı birbirinden ayırabilme yeteneğine sahip olduğu söylenen Medici ailesine bir de şiddetin ekonomik kullanım tekelini bağışlar. Tüm bunlar, Prens’in şiddet içeren araçları kullanmayı dikte eden ve bu vesileyle siyaset biliminin meşum sonuçlarıyla yüzleşmemizin arasına mesafe koyan tutumunun da delilidir. Bu deliller paradoksal şekilde hem ‘eli kanlı Machiavelli’ olmayı hem de kimsenin Machiavelli’den daha az Machiavellici olamayacağını beraberinde getirir. Bu durum ahlaki değerlerin olmaması gerekliliğine yönelik eleştirilere karşı bir itirazı barındırırken göz ardı edilemeyecek bir de ‘ama’ taşır. Kırılmayı oluşturan da budur.

Kırılmanın ana hatları Prens’in açıkça iktidarda kim oturuyorsa ona öğüt vermeye soyunma girişimiyle, o ana değin tarihsel süreçte yaşanmış olan taht kavgalarının Prens’i haklı çıkarmış olması arasındaki gidiş gelişlerden doğar. İlk on bir bölüm, farklı birçok prensliklerin olduğunun izahına girişirken, prenslere amaçları konusunda çok az şey söyler. Onun mottosu, daha çok amaca yönelik araçlar üzerinde yoğunlaşır. Ona göre soydan geçme prenslikler, karma prenslikler, yardımcı kuvvet ve/veya hasbelkader kazanılan prenslikler, sivil prenslikler ve kilise prenslikleri gibi birçok prenslik vardır ve üzerinde mürekkep akıtılmaya değer olanlar, güç tekelini yerinde ve tek seferde kullanmayı başarıp otoriter hükümranlığı sağlayabilenlerdir. Açıkça söylediği şey, şiddeti yerli yerince kullanmayı beceremeyen iktidarların ellerini silahlarından –kılıçlarından- hiç çekmemek zorunda olacakları, dolayısıyla sürekli bir tedirginlik içerisinde kalacaklarıdır. Soydan geçme ve kilise prensliklerinin sırtlarını yasladığı bir geçmiş bağın varlığıyla rahat bir nefes aldığı gerçeğini ıskalamayan Machiavellici Prens, kendi gaddarlığını imal etmeyen diğer prensliklerin ise er ya da geç ‘aslan ve tilki’ olmayı başaran prenslikler tarafından lağvedileceğini vurgular. Burada Prens’in argümanları da dikkat çekicidir zira onun prenslere atfettiği ‘aslan’ ve ‘tilki’ benzetmeleri kadar kutsal kitaptaki Musa örneği de takdire şayandır. Aslan, kendisini herhangi bir tuzaktan koruyamaz, bununla birlikte tilki de kurttan sıyrılma noktasında maharetsizdir. Gereken hamle, yerine göre aslan olmak, gerektiğinde ise tilki olmakta saklıdır. Bu tarz bir argümanın Musa örneği ile desteklenmesi de ilginçtir zira tanrısal kudretle desteklenen ve ahlaki söylemin aktörü olan Musa’nın da kendisine inanmayanlar üzerinde yer yer başvurduğu silahlı mücadele tarzı, Prens’in şiddet kullanma kılavuzluğuna da önayak oluşturur. Takip eden bölümlerde ordu ve şiddet arasındaki bağı ölçülü tutan Prens’in, şiddeti sivillere, yurttaşlara yönelik uygulamanın da nefret kazandıracağını ve prenslere karşı ayaklanma ihtimalini kuvvetlendireceği iddiaları da onun bir yandan da olabildikçe gaddarlık karşıtı duruşunu temsil eder. Dolayısıyla Prens’in bütünü, bizi zorunlu olarak başka bir tartışma alanına dâhil eder: Hangi araç, hangi amaçlara yönelik ne tür bir kullanım ile ‘meşru’ olur?

Bu tarz bir tartışmaya girişmek ile Prens’i, dolayısıyla Machiavellici duruşu sorgu masasına oturtup hiçbir soru sormadan, yalnızca ondan kendisini anlatmasını beklemek aynı anlama gelir. Çünkü başlangıçta da ifade ettiğimiz gibi Prens’in kendisini iktidara yakınlaştırma girişimi ile yazıldığı ve bu girişimlerin kapsamına her türlü şiddet ve mezalim tavrı, ölçüsüzlüğü dâhil ettiği açık olsa da, onun tuttuğu yolun şiddeti uygulamak değil, uygulamak zorunda kalma durumunda nasıl bir ölçü tutturulması gerekliliğine yönelik araçsallığı kapsadığı da apaçıktır. Benzer şekilde, söylendiği gibi Prens’in ürküntü veren içeriği onun siyasal portresinin esaslarını oluşturuyor olsaydı, uzun yıllar boyunca ülkesinin iki numaralı diplomatı görevinin de bu şiddet üzerinde yürütülüyor olması beklenirdi. Oysaki tarih, talihi dışlayarak gerçeklerle yüzleşmeyi gerektirince, Prens’in çizgisi de iktidarı elde tutma metotlarını deşifre etmek ve cumhuriyetçi rejimlerin bile önünde sonunda iktidarı elde tutma yoluna başvuracakları gerçeğini çırılçıplak ortaya koymaya doğru evrilmiştir. Cumhuriyet gibi farklı aktörlerin uzlaşı ile yönetimde pay sahibi olmayı önceleyen rejimlerin bile kirli eller sorunsalına dâhil edildiği bu yeni iddia, kendi içerisinde haklılıklar taşıyor olsa da iktidarı elde tutmak için kullanılan araçların şiddeti içselleştirip ahlakçılığı dışlamayı gerektirmesi ile yeni bir çıkmazı da doğuruyor: İktidarı sürdürmek için başvurulan yöntemler terörizmi gerektiriyorsa, ‘terör’ yaftalamasını nasıl izah edeceğiz? Her başarı kendi haklılığını doğuruyorsa –ki bu Prens’in iddiasıdır- sansasyonel eylemler ile başarı elde eden grupların damgalanmasını ve sapma eğiliminde olduklarına yönelik güncel ithamları nereye bırakacağız? Elbette bu sorular havada kalmaya adaydır ancak zorlama bir gayret ile Prens bu engellerin arasından da kıvrak manevralar ile sıyrılmayı başarır. Onun manevrası, kötü insanların kötülüğü öğrenmek gibi bir kaygı taşımadıklarını, içsel dünyalarında bunun yeterince var olduğu üzerine şekillenirken, siyasetin iyi amaçları bazen kötü araçlarla elde ettiği gerçeğini ispat etmesiyle iyice kıvraklık kazanır. Galip bir prense ithaf edilmekle başlayan serüven, bugün Machiavelli’yi ve Prens’i siyasal sosyolojik alanda nerede konumlandırmak gerektiğine dair muammayı taptaze tutmayı sürdürürken, itiraf edilmeyi bekleyen gerçeklerle de burun buruna getirir. Prens, siyasetin farklı uzlaşılar gerektirdiğini ilan ederken bu uzlaşılara o güne değin eklenmemiş ahlaki değerleri pasifleştirip demir yumruğu bilemeyi ekleyerek bir bakıma bilmeye de cüret etmiş oldu. Ne yazık ki onun bu cüreti, kendisine aynı zamanda şöhreti ve kötü talihi bir arada kazandıran bir girişim olmayı da ihmal etmedi.

/Machiavelli, N. (2016). Prens. (A. Tolga, Çev.) Ankara: Say Yayınları.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir