SALIYA SAATLER KALA

Yine aynısı oldu. Bir haftadır kafamda gezdirdiğim konu üzerine yazmaktan son anda vazgeçtim. Hafta içi bilerek erteledim yazmayı. Hafta sonu ise taslak hazırdı. Sadece kalemi elime alıp düşüncelerimi kağıda dökmek kalmıştı. Öyle ahım şahım bir meşguliyetim de yoktu, yazmamı engelleyen. Haftada iki saat ders, bir kitap kritiği ve üzerine bir akraba düğünü mü engelledi beni? Çalışmak üzerine, yazmayı teşvik edici birkaç yazı dâhi okudum bu süreçte. Hiçbiri iç dinamiğimi harekete geçirmedi. İflâh olmaz bir tembelsen, tembelsindir, o kadar. Uzun süre başlangıcı yapamamak, bu kanaati uyandırdı bende. Bunu düzeltmek adına yapılabilecek tek şey harekete geçmekti. Dediğim gibi, vakit vardı, ben durdum.

Masamda Mehmed Niyazi’yi anma yazısı, göndermekte tereddüt edip daha sonra büsbütün vazgeçtiğim bir şiir, değerlendirilmeyi bekleyen yeni okunmuş bir kitap, bir özeleştiri yazısı fikri bekliyor. Niye beklediklerini kestiremiyorum. Masamda, deyişim de zaten lafın gelişi. Öyle düzenli bir masaya sahip değilim henüz. Bir defter kitaplıkta duruyor, birisi çantada, ufak şiir defteri kim bilir nerede bulunmayı bekliyor. Bu yazdığım kağıtlar da dolapta, aklıma gelirse bunlara yazıyorum. Bugün, Mehmed Niyazi’nin İSAM’daki masasının fotoğrafına uzun uzun baktığım için birden öyle deyiverdim. Çalışkanlığına sadece kuru kuruya gıpta ettiğim bir insandı. İstanbul’a gittiğimde kitap fuarında biraz da çekinerek kitap imzalattığım, sonrasında kitapları inceleyişini uzaktan seyre daldığım, aklı gibi kalemi de  işlek bir kütüphane kurdu idi. Her şeyden önce Türk tarih romanında kendisine yer edinmiş bir yazardı. Vefatına üzüldüm, ama bu sarsıntı beni kaleme itmeye yetmedi.

Mehmed Niyazi Özdemir’in 11 Mayıs’taki vefatının ardından 28 Mayıs’ta Semavi Eyice ebedi âleme göç etti. Büyük Bizans uzmanımızın bir asra yakın ömründe imza attığı çalışmaların bibliyografyası bile kitap hacmine ulaşır. Mayıs ayı Türk tarihçiliği açısından hüzünlü bir aydı. Ömrünü işine adayan gayret insanları geride abideler bırakarak gittiler. Eyice’nin bir kitabını değerlendirecek yazıyı beklemek tesellisi kaldı bana. Vefatının ardından hakkında söylenen güzel sözlerin yanı sıra çalışmaları için oluşturduğu devasa kütüphanesine hayran kaldım. Bu tip büyük değerlerimizin bir ortak noktası da erken yaşlardan itibaren bir hedefe kilitlenmeleridir. Bunu yaparken de tamamen sonuç odaklı düşünmeye pabuç bırakmadan, yol’a çıkmanın, daima yol’da olmanın bilinciyle çalışmalarının gereğini en üst düzeyde yerine getirmeleridir. Eyice’nin vefatı, çalışmaları hakkında sarf edilen kadir kıymet bilme ifadeleri bir insan için gayet yeterli ikazlardı. Ben ise resmen harekete geçmemekte inat ediyordum.

Lise dönemimde bana en çok tesir eden kitaplardan birisi, Fuat Sezgin’le yapılan bir söyleyişi ihtiva eden Bilim Tarihi Sohbetleri adlı eserdi. Her evde bulunması âdet olan ansiklopedilerin dünyasından kurtardı beni, başardığı az şey değil. O zamana dek meraktan okuduğum bilim tarihi makalelerinin sığ, tek yanlı ve hatalarla dolu olduğunu fark ettim, Fuat Hoca’yı tanıdıkça. Hocanın soğukkanlı bakış açısının etkisinde kaldım. Sadece hakikatin peşinde bir âlimin tavrını sergiliyordu. Çalıştığı alanın çapını düşünerek ona bu işi yapamayacağını söyleyenleri anlamamak mümkün değil. Neticede ortada bir ömre sığması çok zor olan ve hocası Ritter’in de şehadetiyle benzeri olmayan bir eser çıkardı. Burada devreye zaman yönetimi giriyor. Bizim için zamanın verimli kullanımında verimlilik ölçütü kaç saattir bilmem, fakat bu onun için günde 17 saat çalışmak anlamına geliyordu. Sadece başlardaki 12-13 saatlik temposunu kendime örnek alsam şu an farklı konular üzerine yazıyor olurdum. “Çalışkanlığını alamadık bari tembelliğini örnek alalım” demişti, Asım Cüneyd Hoca. Bu öğüt, benim için salık verildi adeta. 30 Haziran’da Fuat Sezgin’in vefatını öğrendiğimden beri (yaklaşık üç gündür) çalışma disiplini üzerine düşünüyorum. Artık bana çok yabancı gelen o eski ritmimi özlediğimi fark ettim. Bu seferki planlayışım; bir çeşit çalışmaktan kaçma yöntemi, plan yapmaya vakit harcayarak yapılan o tanıdık tembellik türünden bir şey değil. Örnek insanlar bu dünyadan göçerken bile insana bir ders verip de gidiyorlar. Yine de son sarsıntının da hâlâ düzeni oturtmamı sağlamadığı kesin. Her ne kadar bu dersi tam anlamıyla öğrenemesem de, olumlu katkıları olduğunu da inkar edemem.

Umarım dünyayı ağır bir uyku halinde geçirenlerden olmam. Üzerimde tortulaşmış bir harekete geçmeme ısrarı – tembelliğe sevk eden bekleme dürtüsü var. Bu yüzden her işim acele. Masamda(!) bekleyen Mehmed Niyazi’yi anma yazısını, özeleştiri denemesini ve daha pek çok söylenecek şeyi, güne saatler kala bir yazıya sığdırma gayretim bu yüzden. Böyle bir çalışma şekli, her şeyi konsantre bir şekilde ele almayı da sağlıyor. Bunca zaman kafamda taşıdığım fikirleri sıkıştırılmış ve elekten geçirilmiş halde ele alıyorum. Zaten bu saatte başka bir şekilde ele almak da mümkün olmuyor ya, neyse. Düşüncenin varlık alanına çıkması, olgunlaştıktan sonra beyinde saklanmaması gerek. Kalem, bunun meşru vasıtalarından biri. Umarım kalemi tutan eli işletecek bilince ulaşabilirim. Ancak ölünce uyananlardan olmak, bir türlü nihayete ermeye gönlü olmayan donuk bir bekleme hâlinde gün geçirmek korkulu bir düşünce.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir