TREN GARI

“Ve dünya trenlerin ardından baka baka yorgun”

 

 I.

“Gidiyorum işte, o çocukluğumu, arkadaşlarımı ve dâhi ailemi de burada, en güzel yıllarımın geçtiği Erzincan’ımda bırakarak. İnsan giderken, anılarını, köyünü, arkadaşlarını ve çocukluğunu da bir bavula sığdırıp yanında götürse keşke. Dile kolay, tamı tamına yirmi üç yıldır aynı şehirdesin ve ailenden hiç ayrı kalmadın be Erhan. Şimdi gurbete, öğretmenlik etmeye…”

Arabayla tren garına giderken bir fırsatını bulup küçük defterime böyle yazdım. Tren garına varana kadar arabadaki konuşulanların özeti; “Varınca haber et ve mutlaka arıyorsun. Yolda uyumaya çalış, varınca dinlenmiş olursun. Dikkat et oralarda. O şehir büyük şehirdir, biraz farklı olur buralardan, aman oğul daha fazla dikkat eyleyesin…” oldu. Annem, söz hakkını kendisinde daima bulur ve uyarılar üzerine uyarıları ile meşhurdur. Daima dikkatli ve uyanık olmamızı telkin eder dünyaya karşı. Bütün hareketlerimizin muntazam olması için elinden, dilinden ve kalbinden ne geliyorsa söyler, yapar. Üzerimizde emeği ince ince işlenmiş nakış gibidir. Ana’dır ve canımızın içidir. Kardeşim Mustafa, lise talebesidir. Derslerinde çok başarılı ve okulun gözde talebelerinden. Başarılarından ötürü her daim gurur duydum canım Mustafa’mla. Kardeşim sakin bir insandır ve konuşmayı çok sevmez. Nerede konuşulacağını ve susulacağını bilir desem Mustafa’yı bu bahiste iyi anlatmış olurum herhalde. Arabada giderken şunu söyledi sadece; “Abi, en çok da geceleyin uyumadan önce konuştuğumuz anılarımızı özleyeceğim be!” Ah Mustafa’m, bu giderken söylenecek söz mü be ciğerim, yiğidim, kardeşim ha!.. diye geçirirken içimden, gözlerimden düşmeye hazırlanan damlacığı son anda tuttum. Veda sırasında bizimkilerin yanında gözyaşı dökmek ve dahi duygulanmak yok, diye kendimi telkin etmiştim önceden. Sıkıca tutacağım kendimi yani. Çünkü veda sırasında, gözyaşı dökerek onları biraz daha hüzünlendirmekten korkuyordum. Babam arabayı her zamankinden daha yavaş ve sakin sürüyor bugün. İstasyona varmak istemiyormuş gibi ya da son anda vazgeçilir de gitmekten geri döneriz belki, havasında gaza basıyor. Babam, yılların esnafıydı. Pazarda arkadaşları tarafından çok sevilen ve herkesçe bilinen dürüst bir esnaftı. Canım babam, çok duygusaldır ama duygusallığını öyle bir saklar ki… Perdeleri vardır, duygularını örten. Açasın ki göresin içindeki o saklı dağı. İstasyona gelene kadar, fark etmiyorum sanıyor ama, aynadan hep gözü bendeydi. Ben de belli etmeden ona baktım ve bir kez daha sevdim babamı tren garına giderken. Gara varmak üzereyiz. Veda makamına çok az kaldı. Şehri içimde dürüp gidiyordum işte. Veda makamı, insanın en zayıf ve güçsüz kaldığının fotoğrafıdır. Sarılmaların, öpüşmelerin ve el sallamaların en yorgunu ve aynı zamanda da en güçlüsü olur bu zamanlarda.

Tren garına vardık. Babam, arabayı bulduğu ilk boş yere park etti. Tren garının gişelerine kadar sanki bir taziye ziyaretine gelmiş gibi dikkatli ve asfaltı incitmeyerek adımladık o yolu. Rüzgarın sesi, evet sadece o bilinmeyen ses vardı. Bir de içimde dinmeyen otoban dolusu gürültü…Bugün neden tenha bu istasyon böyle? Bana mı öyle geliyor yoksa, gerçi giderken her şey az görünür insanın gözüne. Gişelere vardık. Önceden ayırttığım bileti gişeden aldım. Bilet elime geçtiği sırada gitmek gerçeğiyle bir kez daha karşılaştım, ne zormuşsun sen! Bilete ve bizimkilere baktım. Kardeşim çoktan duygulanmış, zor tutuyor kendini. Annem ve babam da öyle, filmlerin o can alıcı duygusal sahnesi olur ya o sahne çekildi. Annem ve babamın gözlerinin içine bakarak yanlarına vardım.

“- E artık toparlanmalı on beş dakika sonra trende olmamız gerekiyormuş, gişedeki memur öyle söyledi” dedim.

“- Ne çabuk, azıcık daha hasret giderecektik..” dedi annem. Annem trende olmamız gereken saati gişedeki memurun değil de, benim belirlediğimi düşünmüş gibi söyledi bunu.

“Anacığım, ne yapalım ben de uzunca kalmak isterim amma otuz dakika önceden alacakları tuttu trene, nasip.” deyiverdim. Babama döndüm ve o dağın eteklerinde yorgunluğu hissettim. Veda yorgunluğu vardı üzerinde babamın.

“Babacığım konuşmadın pek, iyisin değil mi?” demedim tabii. Babaya böyle şeyler söylenmez, hissettirilir ve susulurdu bizim ailede. Ben de babama dönerek sessiz bir şekilde bu cümleyi dolaştırdım o dağda.

“Emrin, arzun ve bir diyeceğin var mıdır baba?” deyiverdim. Bu cümleleri zor toparladım ve ortaya böyle dağınık bir şey çıktı.

“…Allah’a emanet eylerim, orada çok dikkat et kendine. Bir mevzu oldu mu habersiz koma bizleri” dedi. Daha söyleyeceği çok şey vardı elbette ama şimdilik bununla yetinmişti. Babam bunları söylerken sesi içindeki o duygusal perdeyi aralamamak adına dirayetliydi.

“Bâşüstüne baba, merak etmeyin. Allah razı olsun sizlerden.” dedim ve elini öptüm babamın. Sonrası sarılmak ve babamın omzuna düşürdüğüm kafam… İkimiz de ağlamamak için her türlü yolu denedik ve sonunda kimse gözümüzden akan damlacıkları görmeden kendimizi toparladık. Omzumuz nemlenmişti onu biliyoruz ve bunu sadece ikimiz biliyorduk, o kadar. Annemi ve kardeşimi de öptüm, sarıldım ve kokladım. Annem gene uyarılarını verecek oldu, bu sefer, merak etme telinden vurdum ve susturdum. Erzincan Tren Garı, ailem ve ben. Sahne bu. Vagona doğru yol aldım. Vagonun birinci basamağına adım atmadan evvel arkamı döndüm ve son bakışımı gezdirdim annemin, babamın ve kardeşimin üzerinde. Kısa ama uzun baktım bu sefer her birine. El salladım ve “Allahaısmarladık” dedim kısık bir ses tonuyla. Ağzımı okuyan annem karşılık verdi;

“Allahaısmarladıııık. Vardığında aramayı unutmaaa!..” dedi. Tabii bunu herkes duydu, istasyonda bizden başka üç aile daha vardı, onlar da duydular. Kediler de yerde biriken anıları toplarken döndüler anneme. Babam ve kardeşim de gülümsemeyi çağıran yüzleriyle el salladılar.

İkinci, üçüncü basamak… Ve sonra yataklı vagonda buldum kendimi.

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir